
“Gülizar koş, çocuklar kumu hep dağıttılar, Gülizar yetiş!” diye seslendi büyük anne. Kristalden vazosu kırılsa herhalde bu kadar can havliyle bağırmazdı. Yıllarca bütün ev işlerinin kendisine yıkılmasından dolayı öfke denizi olmuş ablanın deşarj olması için bu bulunmaz bir fırsattı. Ateşin yanından kaptığı demir maşayla son sürat merdiveni inmeye başladı. Hem koşuyor hem de kızgın bir boğa gibi homurdanıyordu:
“Suratsız! Ben sana kumları debertme demedim mi?”
Ablanın bu derece öfkeleneceğini ummayan babaanne, arkasından seslendi.
“Bütün suç o koca kafada! Çocuğumu da delirtiyo oğlan!”
Mesaj alınmıştı. Dayağı yiyecek olan o koca kafa ben, babaannemin masum çocuğu ise amcamın kızı Elif’ti. “Kaçanın anası ağlamaz” sözüne istinaden ablam henüz evin dış kapısında görünmeden, önde ben ve arkamda Elif finişi kırmıştık çoktan. Ben kaçıyordum çünkü yakalanınca dayak giyeceğim kesindi. Hem de nasıl bir dayak! Elde süpürge, tokacı bana çevrilmiş; bir kıçıma bir başıma ardından da sırtıma. Elif de kaçıyordu. Benim suç ortağımdı ne de olsa. Suç dediğim şey ise kapıya yığılmış kumların üzerinde yollar, evler, dağlar yani kendi fantezilerimizin resmini yapmamızdı. Böylesine kendi dünyamıza dalmış oynarken elbet bir miktar kum da sağa sola saçılıyordu.
Evden epey uzaklaşmış ve Mürsel amcamın babadan kalma ahşap evinin arkasında, ihtiyar dut ağacının yanında beklemeye başlamıştık. Ablamın homurdanmaları bir alçalıp bir yükseliyor ama kesilmeden devam ediyordu. Gözlerimiz pür dikkat yolda, ayaklarımız ise ablamın ahşap evin köşesinde görünmesi ihtimaline karşı tetikteydi. Çok zaman geçmemişti ki ablamın sesi hızla bize yaklaşmaya başladı. Bulunduğum yerden göremiyordum ama sesin şiddetinin git gide artması felaketin yaklaşmakta olduğunu işaret ediyordu. Eh! Artık kaçma zamanı. Ahşap evin önündeki patikadan araba yoluna doğru koşmaya başladım. Ama patika zigzag çizdiği için yola ulaşmanın bir de bedeli vardı: Ablamın bulunduğu yere yatayda yaklaşmak. Daha birkaç metre koşmamıştım ki ablamla göz göze geldik. Kaşlar çatılmış ve öfkenin şiddetinden neredeyse birleşmiş, başını örttüğü yazması boynuna sarkmış ve uçup gitmemek için sadece birkaç tel saçına tutunmuş vaziyetteydi. Hepsinden daha fazla ürperti veren ise ayaklarının çıplak olmasıydı, çünkü lastiklerini bulamamış ve hadiseye hemen müdahale etmek için çıplak ayak avluya fırlamıştı! Onu çıplak ayakla görünce durumun vahametini iyice anlamıştım. “Eyvah!” dedim içimden, “beni şimdi olmasa da bugün kesinlikle dövecek.” Çıplak ayak arkama düşmesini başka bir şekilde izah edemezdim. Ailede ikimizden başka kimse de yoktu. Herkes yaylaya gitmişti: Annem, babam ve kardeşlerim. Yani beni kurtaracak, savunacak ya da “çocuktur yapar” diyecek kimse yoktu. Ben bunları düşünürken birkaç metre aşağıda bulunan ablam beni yakalayamayacağını anladığından bütün gücü ve öfkesiyle elindeki süpürgeyi fırlatıverdi. Tam isabet! Kaval kemiğime okkalı bir vuruş! Feryadı bastım tabi... başka ne yapabilirdim ki? Belki canımın çok yandığını fark eder de merhamet duyguları harekete geçer ve dövmekten vazgeçer diye... Ailede “haycı” derlerdi bana... yani büyütürdüm acımı... ağzımı sonuna kadar açar ve ağlamaya başlardım. Can havliyle attım kendimi yere... bakalım “haycılık” işe yarayacakmıydı. Bir ağlama bir çırpınma. Görseniz ölüyorum sanırdınız. Arada bir kaş altından ablama da bakmayı ihmal etmiyordum... yirmi yıllık abla yer mi bu numarayı! Bir de baktım koşarak bana doğru gelmiyor mu? Durur muyum orada artık! Kaç oğlum kaç... Zavallı Elifte kaçmaya başladı tekrar... ben önde o arka da koşuyoruz, koşuyorum ki “topukları kıçına değmek” tabiri tam buna uygun. Arada bir geri de bakıyorum ki güvencede olayım.
En az iki yüz metre soluksuz koştum. “Belin Tümü”e ulaştığımda durdum. Burası mahallenin dışında bir yerdi. Ablamın buraya gelmeyeceğinden emin gibiydim. Orada, bahçeden evlerine odun taşıyan insanların yüklerini üzerine koyup dinlendiği bir kaya vardı. Yavaşça üzerine oturdum. Elif de bana yetişmişti. İkimizde soluk soluğa kalmamıza rağmen, dayaktan yırtmış olmanın derin hazzıyla birbirimize gülümsüyorduk. Pantolonumun paçasını yukarı çekip bacağıma baktım. Süpürge kaval kemiğinin üzerinde ki deriyi sıyırmış ve küçük küçük kan damlaları dışarı çıkmıştı. Bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum. Yoksa biraz önce bastığım feryadın birkaç misliyle “haycılık” yapardım. Ne de olsa sabıkalıydım: “Haycı!” Sabıkalı olduğum tek şey bu da değildi. Daha neler vardı neler. Evde bir alet mi bozuldu? Kim bozdu: Ünal. Yeni pişmiş ekmeğin kenarını mı koparmışlar? Kim kopardı? Ünal. Abimin aletleri mi kaybolmuş. Kim aldı? Ünal. Ablamın kitapları mı karalanmış! Kim yazdı? Ünal vesaire... aslında bunların pek çoğunu da yapardım. Neden mi yapardım? Bir bilsem. Hoşuma giderdi. Meraklıydım. Mevcudu bozup yeni şeyler yapmaya bayılırdım. Alet ve edavatları kendi istediğim şekilde kullanmaya çalışırdım. Eğer bir şekilde zarar görürlerse bir yerlere atardım ya da saklardım. Velev ki birileri farketti ve suçu bana attı! Eh! Haycılık ne güne duruyor. Başlardım ağlamaya... yaptıklarım yanlış değil miydi? Elbet yanlıştı! Ama ya büyüklerin yaptıkları! Çocuk psikolojisini bilmeyen insanların davranışları benim yaptıklarımdan daha masum değildi ki. Aslında birçok şeyi inat olsun diye yapardım. Sevmezlerdi çünkü beni. Küçük kardeşim benden daha fazla ilgi, sevgi ve iltifat görürdü. Bu da değildi sebep. Elbette onun sevilmesi ya da iltifat görmesiyle problemin yoktu. Ama bir de beni kıyaslamazlar mı onunla. Nasıl mı? İşte örnek: “Bu oğlum çok temizdir ama şu koca kafa yok mu? Sabah pantolonunu giyer bir saat içinde çamur beline çıkar.” Ben de onların bu hüsnü zanlarını boşa çıkarmaz ve bana yapıştırdıkları markaya layık olmaya çalışırdım!
Dizimdeki yara soğudukça daha fazla sızlamaya başladımıştı. Bir an da kendimi o kadar yalnız hissettim ki anlatamam. Kimin yanına gideceğim şimdi. Annem aklıma geldi. Göz pınarlarımdan birkaç damla yaş yüzümün hararetini azaltarak yanaklarımdan yavaşca süzüldü. Neden yaylaya beni de götürmediler diye düşündüm. Çünkü inek gütmek için birinin kalması gerekiyormuş. Ve o ben olmuştum.
İçin için ağlamaya devam ediyordum. Elif de başka bir taşın üzerine oturmuş elinde bir fındık çubuğu toprak karıştırıyordu. O da üzgündü elbet. Çünkü biz hep beraber oynardık. Yaşıttık ayrıca. Bazen onu da döverdim ama olsun. Başka da dengim olan kimse yoktu mahallede. Anlaşılan oydu ki ben dayak yiyecektim. Ha şimdi, ha akşam. Bir an önce eve gideyim sopa yiyeceksem yiyeyim ve sonra normal hayata devam edeyim diye düşünmeye başlamıştım. Gelecek dayağı şimdiden düşünmek bana daha fazla acı veriyordu.
Sonunda birkaç dakikalık acıyı birkaç saatlik acıya tercih edip eve doğru yöneldim. Yolun eve en uzak köşesinden yürüyordum ki ablam beni farketmesin. Etraftan gelen seslere de kulak kesilmiştim. Aniden bir at kişnemesi duydum. Pür dikkat, yavaş adımlarla evin avlusunu görebilecek kadar yolun öbür ucuna yaklaştım. Dünyanın rengi değişti bir anda. Etraf aydınlandı sanki. Babam atın sırtından semeri almış ve tımar ediyordu. Hemen avluya koştum. Beni görünce gülümsedi ve yanında bekleyen ablama sordu: “Nasıl inek güdebiliyor mu bizim oğlan?” “He baba” dedi ablam. “Çocuklarla gidip geliyo.” Kaş altından bana baktı. Yüzündeki o sert ifade kaybolmuştu. Sanıyorum babamın gelmesi onu da epey sevindirmiş ve rahatlatmıştı. Derin bir oh çektim. İşlediğim suç unutulmuştu. Gururla atın semerinin üzerinden ayağa kalktım ve duvarın dibine yığılmış kum yığınlarının üzerine oturdum! Bu sırada kurnaz bir gülümseme yüzümü süslemişti.
Evden epey uzaklaşmış ve Mürsel amcamın babadan kalma ahşap evinin arkasında, ihtiyar dut ağacının yanında beklemeye başlamıştık. Ablamın homurdanmaları bir alçalıp bir yükseliyor ama kesilmeden devam ediyordu. Gözlerimiz pür dikkat yolda, ayaklarımız ise ablamın ahşap evin köşesinde görünmesi ihtimaline karşı tetikteydi. Çok zaman geçmemişti ki ablamın sesi hızla bize yaklaşmaya başladı. Bulunduğum yerden göremiyordum ama sesin şiddetinin git gide artması felaketin yaklaşmakta olduğunu işaret ediyordu. Eh! Artık kaçma zamanı. Ahşap evin önündeki patikadan araba yoluna doğru koşmaya başladım. Ama patika zigzag çizdiği için yola ulaşmanın bir de bedeli vardı: Ablamın bulunduğu yere yatayda yaklaşmak. Daha birkaç metre koşmamıştım ki ablamla göz göze geldik. Kaşlar çatılmış ve öfkenin şiddetinden neredeyse birleşmiş, başını örttüğü yazması boynuna sarkmış ve uçup gitmemek için sadece birkaç tel saçına tutunmuş vaziyetteydi. Hepsinden daha fazla ürperti veren ise ayaklarının çıplak olmasıydı, çünkü lastiklerini bulamamış ve hadiseye hemen müdahale etmek için çıplak ayak avluya fırlamıştı! Onu çıplak ayakla görünce durumun vahametini iyice anlamıştım. “Eyvah!” dedim içimden, “beni şimdi olmasa da bugün kesinlikle dövecek.” Çıplak ayak arkama düşmesini başka bir şekilde izah edemezdim. Ailede ikimizden başka kimse de yoktu. Herkes yaylaya gitmişti: Annem, babam ve kardeşlerim. Yani beni kurtaracak, savunacak ya da “çocuktur yapar” diyecek kimse yoktu. Ben bunları düşünürken birkaç metre aşağıda bulunan ablam beni yakalayamayacağını anladığından bütün gücü ve öfkesiyle elindeki süpürgeyi fırlatıverdi. Tam isabet! Kaval kemiğime okkalı bir vuruş! Feryadı bastım tabi... başka ne yapabilirdim ki? Belki canımın çok yandığını fark eder de merhamet duyguları harekete geçer ve dövmekten vazgeçer diye... Ailede “haycı” derlerdi bana... yani büyütürdüm acımı... ağzımı sonuna kadar açar ve ağlamaya başlardım. Can havliyle attım kendimi yere... bakalım “haycılık” işe yarayacakmıydı. Bir ağlama bir çırpınma. Görseniz ölüyorum sanırdınız. Arada bir kaş altından ablama da bakmayı ihmal etmiyordum... yirmi yıllık abla yer mi bu numarayı! Bir de baktım koşarak bana doğru gelmiyor mu? Durur muyum orada artık! Kaç oğlum kaç... Zavallı Elifte kaçmaya başladı tekrar... ben önde o arka da koşuyoruz, koşuyorum ki “topukları kıçına değmek” tabiri tam buna uygun. Arada bir geri de bakıyorum ki güvencede olayım.
En az iki yüz metre soluksuz koştum. “Belin Tümü”e ulaştığımda durdum. Burası mahallenin dışında bir yerdi. Ablamın buraya gelmeyeceğinden emin gibiydim. Orada, bahçeden evlerine odun taşıyan insanların yüklerini üzerine koyup dinlendiği bir kaya vardı. Yavaşça üzerine oturdum. Elif de bana yetişmişti. İkimizde soluk soluğa kalmamıza rağmen, dayaktan yırtmış olmanın derin hazzıyla birbirimize gülümsüyorduk. Pantolonumun paçasını yukarı çekip bacağıma baktım. Süpürge kaval kemiğinin üzerinde ki deriyi sıyırmış ve küçük küçük kan damlaları dışarı çıkmıştı. Bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum. Yoksa biraz önce bastığım feryadın birkaç misliyle “haycılık” yapardım. Ne de olsa sabıkalıydım: “Haycı!” Sabıkalı olduğum tek şey bu da değildi. Daha neler vardı neler. Evde bir alet mi bozuldu? Kim bozdu: Ünal. Yeni pişmiş ekmeğin kenarını mı koparmışlar? Kim kopardı? Ünal. Abimin aletleri mi kaybolmuş. Kim aldı? Ünal. Ablamın kitapları mı karalanmış! Kim yazdı? Ünal vesaire... aslında bunların pek çoğunu da yapardım. Neden mi yapardım? Bir bilsem. Hoşuma giderdi. Meraklıydım. Mevcudu bozup yeni şeyler yapmaya bayılırdım. Alet ve edavatları kendi istediğim şekilde kullanmaya çalışırdım. Eğer bir şekilde zarar görürlerse bir yerlere atardım ya da saklardım. Velev ki birileri farketti ve suçu bana attı! Eh! Haycılık ne güne duruyor. Başlardım ağlamaya... yaptıklarım yanlış değil miydi? Elbet yanlıştı! Ama ya büyüklerin yaptıkları! Çocuk psikolojisini bilmeyen insanların davranışları benim yaptıklarımdan daha masum değildi ki. Aslında birçok şeyi inat olsun diye yapardım. Sevmezlerdi çünkü beni. Küçük kardeşim benden daha fazla ilgi, sevgi ve iltifat görürdü. Bu da değildi sebep. Elbette onun sevilmesi ya da iltifat görmesiyle problemin yoktu. Ama bir de beni kıyaslamazlar mı onunla. Nasıl mı? İşte örnek: “Bu oğlum çok temizdir ama şu koca kafa yok mu? Sabah pantolonunu giyer bir saat içinde çamur beline çıkar.” Ben de onların bu hüsnü zanlarını boşa çıkarmaz ve bana yapıştırdıkları markaya layık olmaya çalışırdım!
Dizimdeki yara soğudukça daha fazla sızlamaya başladımıştı. Bir an da kendimi o kadar yalnız hissettim ki anlatamam. Kimin yanına gideceğim şimdi. Annem aklıma geldi. Göz pınarlarımdan birkaç damla yaş yüzümün hararetini azaltarak yanaklarımdan yavaşca süzüldü. Neden yaylaya beni de götürmediler diye düşündüm. Çünkü inek gütmek için birinin kalması gerekiyormuş. Ve o ben olmuştum.
İçin için ağlamaya devam ediyordum. Elif de başka bir taşın üzerine oturmuş elinde bir fındık çubuğu toprak karıştırıyordu. O da üzgündü elbet. Çünkü biz hep beraber oynardık. Yaşıttık ayrıca. Bazen onu da döverdim ama olsun. Başka da dengim olan kimse yoktu mahallede. Anlaşılan oydu ki ben dayak yiyecektim. Ha şimdi, ha akşam. Bir an önce eve gideyim sopa yiyeceksem yiyeyim ve sonra normal hayata devam edeyim diye düşünmeye başlamıştım. Gelecek dayağı şimdiden düşünmek bana daha fazla acı veriyordu.
Sonunda birkaç dakikalık acıyı birkaç saatlik acıya tercih edip eve doğru yöneldim. Yolun eve en uzak köşesinden yürüyordum ki ablam beni farketmesin. Etraftan gelen seslere de kulak kesilmiştim. Aniden bir at kişnemesi duydum. Pür dikkat, yavaş adımlarla evin avlusunu görebilecek kadar yolun öbür ucuna yaklaştım. Dünyanın rengi değişti bir anda. Etraf aydınlandı sanki. Babam atın sırtından semeri almış ve tımar ediyordu. Hemen avluya koştum. Beni görünce gülümsedi ve yanında bekleyen ablama sordu: “Nasıl inek güdebiliyor mu bizim oğlan?” “He baba” dedi ablam. “Çocuklarla gidip geliyo.” Kaş altından bana baktı. Yüzündeki o sert ifade kaybolmuştu. Sanıyorum babamın gelmesi onu da epey sevindirmiş ve rahatlatmıştı. Derin bir oh çektim. İşlediğim suç unutulmuştu. Gururla atın semerinin üzerinden ayağa kalktım ve duvarın dibine yığılmış kum yığınlarının üzerine oturdum! Bu sırada kurnaz bir gülümseme yüzümü süslemişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder