
Kahkahalar, itişip kakışmalarla ve böğürtülerle pek hızlı inmişlerdi Taksim’den aşağıya… Dünya onların çevresinde dönüyordu adeta… Varlık ve eşya kulak kabartmış, onların geceye taşan muhabbetlerini imrenerek dinliyordu. İstanbul aralık ayının en uzun gecesini yaşıyordu. Yılın o zaman diliminde sert çehresini gösteren karakış, sanki onların sıcak kahkahalarından korkmuş ve yerini ılık mı ılık bir bahar havasına terk etmişti.
Dört kafadar dudaklarında aşk şarkıları, kol kola sahile kadar indiklerinde saat sabahın beşini gösteriyordu. Yolları lise sıralarında kesişmişti. Birçok bakımdan benzer sorunları yaşamaları onları birbirlerine sımsıkı bağlamıştı. Gezilecekse beraber gezerler, eğlenilecekse hep beraber eğlenirlerdi. İçki, eğlence ve kahkaha dolu bohemce yaşanan bir gecenin ardından ayrılmak üzereydiler. Selim, Kamil ve Necati Sarıyer’e kadar uzun bir yol gidecek, Kerem ise bir saatlik yürüyüş mesafesindeki evine ulaşacaktı.
El kaldırdıkları taksiler önce durmak niyetiyle yavaşlıyor ama onların vaziyetine tanık olduktan sonra biraz endişeli biraz da öfkeli bakışlarla yanlarından geçip gidiyorlardı. Son taksi de bomboş olmasına rağmen geçip gidince, Necati öfkelendi. Elindeki bira şişesini göğe doğru kaldırarak:
“Dostluğumuzu kıskanıyorsunuz değil mi? Cesaretimizi hazmedemiyorsunuz. Korkak, pısırık herifler!”
Çok geçmeden, sımsıkı tuttuğu şişe, yorgunluktan bitap düşmüş koluyla birlikte bedeninin yanına düşüverdi. Bunun üzerine biraz üzgün ama daha çok muhataplarıyla alay eden bir yüz ifadesiyle arkadaşlarına gülümsedi.
“Görüyor musun? Herifler parasıyla bile lütfedip bizi evimize götürmüyorlar. ”
Kerem izin istedi arkadaşlarından. Neşeli saatlerin ve bol kahkahalı anların sona ermesi ruhuna bir serinlik bırakmıştı. Mutluluk ve coşkular sonsuza kadar devam etmiyordu. Hiç son bulmayan ve hep artarak devam eden hazlar talep ediyordu insan nefsi. Bunun gerçekleşemeyeceğini anlayınca da hayal kırıklığına uğruyordu. Saatlerce devam eden şamatadan ve kalabalıktan sıkılan ruhu oradan bir an önce uzaklaşmak istiyordu.
“Dostluğumuzu kıskanıyorsunuz değil mi? Cesaretimizi hazmedemiyorsunuz. Korkak, pısırık herifler!”
Çok geçmeden, sımsıkı tuttuğu şişe, yorgunluktan bitap düşmüş koluyla birlikte bedeninin yanına düşüverdi. Bunun üzerine biraz üzgün ama daha çok muhataplarıyla alay eden bir yüz ifadesiyle arkadaşlarına gülümsedi.
“Görüyor musun? Herifler parasıyla bile lütfedip bizi evimize götürmüyorlar. ”
Kerem izin istedi arkadaşlarından. Neşeli saatlerin ve bol kahkahalı anların sona ermesi ruhuna bir serinlik bırakmıştı. Mutluluk ve coşkular sonsuza kadar devam etmiyordu. Hiç son bulmayan ve hep artarak devam eden hazlar talep ediyordu insan nefsi. Bunun gerçekleşemeyeceğini anlayınca da hayal kırıklığına uğruyordu. Saatlerce devam eden şamatadan ve kalabalıktan sıkılan ruhu oradan bir an önce uzaklaşmak istiyordu.
Düşünmemek için eğlence ve değişik çılgınlıklarla unutmak istediği sorunları, önüne set konulan bir ırmak gibi kabarmış ve ruhunu baskı altına almaya başlamıştı. Benliği bu kabaran duyguları bir yük gibi taşımak istemiyor, bir an önce onlarla yaka paça olmayı ve onlardan kurtulmayı arzuluyordu. Bu mücadelenin kaybedeni olma ihtimaline rağmen, kavgaya bilenen bir güç vardı kalbinde. Dertleri ve korkuları görmezden gelmek insanın kendisini görmezden gelmesi demekti. Tersinden bakınca onların varlığını kabul etmek, kendi varlığını ispat etmekti.
Tramvay yolu boyunca yürümeye başladı. Ortalama bir delikanlıydı Kerem. Mühendislik fakültesini henüz bitirmişti. Şüphesiz geleceğe dair büyük umutları ve beklentileri vardı. Dört çocuklu bir ailenin son ferdiydi. Annesiyle birlikte yaşıyordu. Esnaf olan babası yıllar önce annesinden ayrılmış ve başka bir kadınla evlenmişti. Annesi Kerem’in üzerine titriyor, onu dört başı mamur dindar bir insan olarak yetiştirmek istiyordu. Oysa Kerem manevi konulara duyarlı olmasına rağmen, dinini hayatına bir türlü tatbik edememişti. Annesinin her nasihatinden sonra, bir gün mutlaka değişeceğini söylemekten başka elinden bir şey gelmiyordu.
Babasının annesini terk edip başka bir kadınla evlenmesini haksızlık olarak görüyordu. Güçlünün haklı olduğu bir dünyada yaşadığını düşünüyor olmalıydı. Dürüst olanların çoğunlukla acı çektiğine inanıyor, faziletli ve erdemli kişileri kaybedenler olarak görüyordu. Bu duyguların mutlu olmak için gerekli olduğuna hatta ahireti kazanmak için şart olduğuna inansa da, o da “ama bu devirde…” diye başlayan klişeleşmiş cümleler kuruyordu. Belki de boş vermişliği bu yüzdendi. Ama nereye kadar? Istırabında kurtulmak için hafızasının en ücra köşelerine attığı ve üzerlerini kapatmaya çalıştığı soru ve sorunları, birer birer meydana çıkmaya başlamıştı.
Tramvay yolu boyunca yürümeye başladı. Ortalama bir delikanlıydı Kerem. Mühendislik fakültesini henüz bitirmişti. Şüphesiz geleceğe dair büyük umutları ve beklentileri vardı. Dört çocuklu bir ailenin son ferdiydi. Annesiyle birlikte yaşıyordu. Esnaf olan babası yıllar önce annesinden ayrılmış ve başka bir kadınla evlenmişti. Annesi Kerem’in üzerine titriyor, onu dört başı mamur dindar bir insan olarak yetiştirmek istiyordu. Oysa Kerem manevi konulara duyarlı olmasına rağmen, dinini hayatına bir türlü tatbik edememişti. Annesinin her nasihatinden sonra, bir gün mutlaka değişeceğini söylemekten başka elinden bir şey gelmiyordu.
Babasının annesini terk edip başka bir kadınla evlenmesini haksızlık olarak görüyordu. Güçlünün haklı olduğu bir dünyada yaşadığını düşünüyor olmalıydı. Dürüst olanların çoğunlukla acı çektiğine inanıyor, faziletli ve erdemli kişileri kaybedenler olarak görüyordu. Bu duyguların mutlu olmak için gerekli olduğuna hatta ahireti kazanmak için şart olduğuna inansa da, o da “ama bu devirde…” diye başlayan klişeleşmiş cümleler kuruyordu. Belki de boş vermişliği bu yüzdendi. Ama nereye kadar? Istırabında kurtulmak için hafızasının en ücra köşelerine attığı ve üzerlerini kapatmaya çalıştığı soru ve sorunları, birer birer meydana çıkmaya başlamıştı.
Kafası göğsüne düşmüş halde yürürken, kendisinin değil, yere döşenmiş parke taşların kaydığını sanacak kadar muhakemesini kaybetmişti. Aldığı alkolün tesirinden olmalıydı ki, geçmişte şahit olduğu ve hatırladıkça yüreğini iğneleyen olaylar tekrar gözünün önünden geçmeye başladı. Kâh çocukluğuna gidiyor, babasından yediği bir tokadı hatırlıyor; kâh gençliğine gidiyor ve yatağında anne ve babasının kavgalarına kulak misafiri oluyordu.
“O kadını bu eve getiremezsin!” diye haykırıyordu bir kadın sesi… Arkasından bir erkek sesi “anlamıyor musun? Sıkıldım senden!” diye haykırıyordu. Sonra kapı şiddetle çarpılıyor, bunun üzerine kadının ağlaması daha da şiddetleniyor, sesinin duyulmaması için salondaki kanepeye yüzükoyun uzanıyordu.
Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu tablo Kerem’in hafızasında o kadar canlıydı ki, geçmişte defalarca şahit olduğu bu gözyaşlarına engel olmak istermişçesine adımları hızlandı. Kalp atışının ritmi yükseldi. Sanki kocaman bir lokma boğazında durmuş, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyordu. Yutkunamadı. Boğulacağını sandı. Attığı her adımdan sonra cadde sanki biraz daha daralıyor, yol üzerinde bulunan çok katlı binalar üzerine doğru bükülüyordu. Mekân daraldıkça, ruhu da daraldı.
“O kadını bu eve getiremezsin!” diye haykırıyordu bir kadın sesi… Arkasından bir erkek sesi “anlamıyor musun? Sıkıldım senden!” diye haykırıyordu. Sonra kapı şiddetle çarpılıyor, bunun üzerine kadının ağlaması daha da şiddetleniyor, sesinin duyulmaması için salondaki kanepeye yüzükoyun uzanıyordu.
Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu tablo Kerem’in hafızasında o kadar canlıydı ki, geçmişte defalarca şahit olduğu bu gözyaşlarına engel olmak istermişçesine adımları hızlandı. Kalp atışının ritmi yükseldi. Sanki kocaman bir lokma boğazında durmuş, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyordu. Yutkunamadı. Boğulacağını sandı. Attığı her adımdan sonra cadde sanki biraz daha daralıyor, yol üzerinde bulunan çok katlı binalar üzerine doğru bükülüyordu. Mekân daraldıkça, ruhu da daraldı.
Kanlanan gözleri şiştikçe şişmiş ve neredeyse çukurlarından fırlayacak hale gelmişti. Çıldırmıştı adeta. Bu mücadeleye daha fazla tahammül edemedi ve denize doğru koşmaya başladı. Rıhtımın kenarına geldiğinde yüreğinden kopan çığlık bir çığ gibi büyüyerek gelirken, o iki dizi üzerine çoktan çökmüş, kollarını bir hilal gibi göğe doğru kaldırmıştı. Dolunayın gümüş bir tepsi gibi mehtabı aydınlattığı gecede semaya yönelmiş dudaklarında öyle bir vaveyla koptu ki:
“Kurtar beni! Allah’ım!”
Sanırdınız ki bu feryada dağ ve taş dayanamaz, toz olur. Yürekler dayanamaz, köz olur. Toprak altında yatanlar bile bigâne kalamaz, kalkıp gelirler. Ama onun bu çığlığını buz gibi betonlar, hafif dalgalı su ve gökte uçuşan martılardan başka kimse duymadı. Issız mı ıssız İstanbul sokaklarında ne bir kandil yandı, ne de bir ışık söndü. .
Bir süre o vaziyette kaldı. Uzaklara baktı. Simsiyah sular ortasında kız kulesi rengârenkti. İçli içli baktı ona. Rengârenkti ama ne Ayasofya ile sohbette ne de Galata kulesiyle halvetteydi. O da yalnızdı denizin ortasında. O da diz çöküp kalmıştı sanki.
Üsküdar ve Kadıköy sahilleri rengârenkti. Işıl ışıl cadde ve sokakların rağmına, ne dramlar yaşanıyordu gök kubbenin altında. Ne hüzünlere şahit oluyordu sokak lambaları. Denize baktı, sükûnetine imrendi. Her türlü çer çöpü, kiri pası ve sinesinde saklayan deniz onu da dertleriyle birlikte kabul eder miydi? Bulutlara baktı, ulaşılmazlığına bilendi. Ah ne olurdu, onun içindeki fırtınalarda bir dinseydi. Bir martı gibi rüzgârlarda süzülseydi.
Yüreğinin çarpıntısını dinledi bir süre… Mengenenin kolları arasına sıkışmış gibiydi ruhu… Ayağa kalkmak istedi. Ama o kuvveti dizlerinde bulamadı. Yere mıhlanmıştı sanki… Doğrulmak için birkaç hamle daha yaptı. Başaramadı. Gözü karardı. Yanı başındaki sokak lambasından yayılan ışığın rengi bulanmaya başladı. Bedeninin yorgunluğuna eklenen bu duygusal yükü bünyesi daha fazla taşıyamadı ve kendisini bırakıverdi.
“Kurtar beni! Allah’ım!”
Sanırdınız ki bu feryada dağ ve taş dayanamaz, toz olur. Yürekler dayanamaz, köz olur. Toprak altında yatanlar bile bigâne kalamaz, kalkıp gelirler. Ama onun bu çığlığını buz gibi betonlar, hafif dalgalı su ve gökte uçuşan martılardan başka kimse duymadı. Issız mı ıssız İstanbul sokaklarında ne bir kandil yandı, ne de bir ışık söndü. .
Bir süre o vaziyette kaldı. Uzaklara baktı. Simsiyah sular ortasında kız kulesi rengârenkti. İçli içli baktı ona. Rengârenkti ama ne Ayasofya ile sohbette ne de Galata kulesiyle halvetteydi. O da yalnızdı denizin ortasında. O da diz çöküp kalmıştı sanki.
Üsküdar ve Kadıköy sahilleri rengârenkti. Işıl ışıl cadde ve sokakların rağmına, ne dramlar yaşanıyordu gök kubbenin altında. Ne hüzünlere şahit oluyordu sokak lambaları. Denize baktı, sükûnetine imrendi. Her türlü çer çöpü, kiri pası ve sinesinde saklayan deniz onu da dertleriyle birlikte kabul eder miydi? Bulutlara baktı, ulaşılmazlığına bilendi. Ah ne olurdu, onun içindeki fırtınalarda bir dinseydi. Bir martı gibi rüzgârlarda süzülseydi.
Yüreğinin çarpıntısını dinledi bir süre… Mengenenin kolları arasına sıkışmış gibiydi ruhu… Ayağa kalkmak istedi. Ama o kuvveti dizlerinde bulamadı. Yere mıhlanmıştı sanki… Doğrulmak için birkaç hamle daha yaptı. Başaramadı. Gözü karardı. Yanı başındaki sokak lambasından yayılan ışığın rengi bulanmaya başladı. Bedeninin yorgunluğuna eklenen bu duygusal yükü bünyesi daha fazla taşıyamadı ve kendisini bırakıverdi.
Parke taşların üzerine doğru düşerken başından ayaklarına doğru bir sıcaklık inmeye başlamış, biraz önce titreyen bedenini iliklerine kadar işleyen bir hararet kaplayıvermişti. Sanki annesinin dizinde yatıyormuş gibi derin haz veren bambaşka bir uykuya daldı. O birkaç dakikalık zaman dilimi, o kadar genişlemişti ki, Kerem bebekliğinden çocukluğuna, oradan da gençliğine süregelen hayat şeridinden pek çok sahneyi tekrar yaşadı. Ateşler içinde yanan bedeninin buz gibi kaldırıma boylu boyunca uzandığını anladığında idrak edebildi bayıldığını.
Vücudu bir miktar güç toplamıştı. Ama bu arada kemiklerine kadar nüfuz eden şiddetli bir baş ağrısı ortaya çıkmıştı. Kim yardım edebilirdi ona artık? Yanına yaklaşan bir ayak sesi mi, ya da ansızın duran bir vasıtadan inip kendisine doğru koşan bir yardımsever mi? Yoksa çocukluğunda olduğu gibi, düştüğü zaman hemen koşup onu yerden kaldıran ve kucaklayıp bağrına basan annesi mi? Ya da bütün geceyi beraber geçirdiği arkadaşları mı? ‘Hepsi çoktan evlerine varmışlar ve dinlenmeye çekilmişlerdir’ diye düşündü. Babasını zaten silmişti hayatından. Annesi de yatsı namazını kılarken ışığı söndürmüş ve pencereden oğlunun her akşam geldiği yola bakarken muhtemelen uyuyakalmıştı. Bu kadar mı çaresizdi? Bu kadar mı kimsesizdi?
Derken, yanı başından yayılan bir ses, bir çağrı, bir mana baştanbaşa gökyüzünü doldurdu. Kuşların cıvıltısı, suların şıpırtısı, rüzgârın kımıltısı durdu.
“Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!”
İrkildi Kerem. Ezan sadece gökyüzünü kaplamakla kalmamış, onu da sımsıkı sarmıştı. Dört bir yandan ezan sesi geliyordu. Sultanahmet Camii Allah’ın bir olduğunu ilan ederken, Firuz Ağa Camii onu tasdik ediyor, “El hak! Doğru söyledin. Allah birdir” diye karşılık veriyordu. Süleymaniye Camii yüksek bir tepeden “Allahtan başka gerçek yardımcı yoktur!” derken, Yeni Camii “ âşıkla, maşuk hiç ayrılır mı? Muhammed(s.av) onun kulu ve elçisidir” diyordu. Mihrimah Sultan Camii “haydi namaza” diye çağırırken, Sinan Paşa Camii “gerçek kurtuluş Allah’a dost olmaktadır” diye sesleniyordu. Kerem çoktan yattığı yerden kalkmış, her gün defalarca duyduğu bu çağrıyı sanki ilk kez fark etmiş gibi derin bir alakayla dinlemeye başlamıştı. Bamteline dokunmuştu Ezan-ı Muhammedi…
Kalbi titriyordu. Gözleri buğulanmıştı. Yüzünü bir süre Üsküdar’a dönüyor, tarif edilemez bir hazla oradaki ezanı dinliyor, ardından Fatih semtinden gelen başka bir ezan sesine yöneliyordu. Akabinde bakışları Kadıköy’e uzanıyor, bir süre sonra da Beşiktaş’tan gelen sese kulak veriyordu.
Derken, yanı başından yayılan bir ses, bir çağrı, bir mana baştanbaşa gökyüzünü doldurdu. Kuşların cıvıltısı, suların şıpırtısı, rüzgârın kımıltısı durdu.
“Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!”
İrkildi Kerem. Ezan sadece gökyüzünü kaplamakla kalmamış, onu da sımsıkı sarmıştı. Dört bir yandan ezan sesi geliyordu. Sultanahmet Camii Allah’ın bir olduğunu ilan ederken, Firuz Ağa Camii onu tasdik ediyor, “El hak! Doğru söyledin. Allah birdir” diye karşılık veriyordu. Süleymaniye Camii yüksek bir tepeden “Allahtan başka gerçek yardımcı yoktur!” derken, Yeni Camii “ âşıkla, maşuk hiç ayrılır mı? Muhammed(s.av) onun kulu ve elçisidir” diyordu. Mihrimah Sultan Camii “haydi namaza” diye çağırırken, Sinan Paşa Camii “gerçek kurtuluş Allah’a dost olmaktadır” diye sesleniyordu. Kerem çoktan yattığı yerden kalkmış, her gün defalarca duyduğu bu çağrıyı sanki ilk kez fark etmiş gibi derin bir alakayla dinlemeye başlamıştı. Bamteline dokunmuştu Ezan-ı Muhammedi…
Kalbi titriyordu. Gözleri buğulanmıştı. Yüzünü bir süre Üsküdar’a dönüyor, tarif edilemez bir hazla oradaki ezanı dinliyor, ardından Fatih semtinden gelen başka bir ezan sesine yöneliyordu. Akabinde bakışları Kadıköy’e uzanıyor, bir süre sonra da Beşiktaş’tan gelen sese kulak veriyordu.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu artık. Gözyaşları vuslatın mutluluk remzi olmanın yanında, yıllar süren ayrılığın hüznünü ve yanlış kapıların tokmağına dokunmanın pişmanlığını da taşıyordu. Daha fazla beklemedi Kerem. Halveti bu kez ertelemedi. Fatih’te bir sokak lambasının salonunu aydınlattığı mütevazi evde, yaşlı kadın gözyaşlarıyla ıslattığı seccadesini katlarken, Kerem bütün yüklerden ve dertlerden kurtulmuş bir ruh genişliği ile yanı başındaki caminin kapısından içeri giriyordu.
SON
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder