30 Mart 2026 Pazartesi

YİNE GELECEĞİM (MEMLEKETTE BİR BAYRAM SABAHI)



Derinden derine annemle konuşan Soner’in sesini duyuyordum.
“Bu adam hala uyuyor mu?”

Annemin ne cevap verdiğini bilmiyorum ama Soner’in paldır küldür yatak odama dalmasına bakılırsa cevabı “evet” olmuştu.
“Ula, uykucu! Sen hâlâ uyuyor musun? Namaz başlıyor ya!”

Çatallaşmış sesimle:
“Gece üşüdüm herhalde! Burnum, kafam! Her yerim ağrıyor!”

“Sana dün bize gidelim, demiştim. Sen şehirli adamsın. Buz gibi soğuk evde yatarsan böyle olur.”
Haklıydı galiba… Mevsim kıştı. Ama bir gece de olsa annemin yanında kalamayacaksam köye neden geleyim, diye düşündüm.

“Hadi, kalk! Namazı kaçırmayalım!”Doğruldum. Annem hayvanların yemini vermek için ahıra inmiş olmalıydı. Buz gibi soğuk su ile elimi yüzümü yıkayıp tıraşımı olduktan sonra dışarı çıktım. Ayağa kalktığımdan mı yoksa suyun kerametinden miydi bilmem, uyandığımda bedenimi esir aldığını fark ettiğim ağrılar artık kaybolmuş, vücudum enerji dolu bir hâl almıştı.

Köyümüz, bir dağ sırasının yamacında dört küçük mahalle, yerleşimi dağınık yüz haneyi aşkın evden oluşan bir köydü. Geçim kaynağı yalnız fındık olduğu için çok az sayıda genç köyde bir hayat arzu ederdi. Genellikle ağustos ayında, fındık toplayarak aile bütçesine katkıda bulunmak isteyen şehirlilerle şenlenen köyümüz, Ramazan ve Kurban bayramlarında da büyükleri ziyarete gelenlerle bir miktar hareketlenirdi. O gün de bu hareketliliklerden birine şahit oluyorduk.

Yol boyunca yürümeye başladık. Çocukluğumuzda soluk soluğa koşuştuğumuz, kurallarını artık hatırlayamadığım daha nice oyunlara ev sahipliği yapmış, köyün en düz yeriydi araba yolu. Taşa toprağa sinmiş çocukluk anılarımızdan birkaçını eski renk ve desenleriyle yâd ederken sokağa ulaşmıştık. Aslında köyün merkeziydi, “sokak” dediğimiz yer. İlkokul, kahvehane, muhtarlık, bakkal, bir demirci dükkânı ve camiden oluşan merkezî bir noktaydı. Mahallelerden gelen yollar da ana yola orada birleşirdi. Merkeze yaklaştıkça camide vaaz veren imamı daha anlaşılır şekilde duymaya başlamıştık. Kimi köylüler patika yolları takip ederek mahallelerinden sokağa inerken ve kimisi de otomobiliyle ana yoldan camiye intikal ediyordu.

Soner’le ben de ağır adımlarla caminin merdivenini çıktık ve kapıdan içeriye girdik. Soner ayakkabısını duvarın dibine, ucu caminin çıkış kapısına bakar şekilde giymeye hazır hâlde bıraktı. Ben ise ayakkabılarımı, neredeyse birçok eşyası benimle yaşıt, hatta bazıları benden daha yaşlı olan bu küçük caminin tahtadan yapılmış iki üç metre uzunluğunda derme çatma ayakkabılığına koydum. Önce girişteki küçük bölmeye bir göz attım. Orası vefat edenler için mevlit okutulurken, şerbetlerin hazırlandığı, şekerlerin kutulandığı ve mevlidin sonunda yumuşacık pazar ekmeklerinin ahaliye dağıtıldığı bir odacıktı. Aslında o dağıtılan ekmekler bizim bugün şehirlerde yemek zorunda kaldığımız somun ekmeklerinden başkası değildi. Ayda ancak bir kere pazara çıkabilen babam, paraya kıyarak çikolata ya da bisküvi getirircesine o ekmekten bizlere getirir, biz de onları iştahla yedik.

Bu küçük odayı namaz kılınan yerden ayıran, yarısına kadar tahta daha yukarısı cam olan uzunca bölmeden içeriye doğru baktım. Ön safı köyümüzün yaşlılarının tuttuğu bu şirin camide, imam hem bayram namazı hakkında cemaati bilgilendiriyor, hem de bayramdan bayrama köye uğrayan yeni yüzler ararcasına göz ucuyla içeri giren köylüleri süzüyordu. Beni görünce bir miktar durakladı. Bunu fark eden cemaatten bazıları alışılmadık bir durum varmış gibi bakışlarını benim bulunduğum tarafa yönelttiler. Çoğu benim çocukluk arkadaşlarımın babaları veya dedeleri olan bu insanları bu kadar yaşlanmış görmek, uzun zamandır köye uğramadığımı bir kez daha hatırlatıyordu. Beş yıl üniversite eğitimine on yıllık öğretmenlik hayatımı da eklersem, on beş yıldır bu mevsimde köye hiç uğrayamamıştım. Yaz tatilinde ise günlerimi çoğunlukla yaylada, annemin yanında geçirirdim. O sene ise ona sürpriz yapmak istemiş, Kurban Bayramı’nı köyde geçirmeye karar vermiştim.

Aslında çocukluğunun kış ve baharını köyde ama yaz aylarını iki bin beş yüz metre rakımlı Karagöl yaylasında geçirmiş birisi olarak, kışın bu soğuk mu soğuk günlerinde köyde bulunmak benim için bambaşka bir nostalji olmuştu. Fındık ağaçlarının yaprakları dökülmüş, bahçelerin içinden uzayıp giden yollar sanki daha fazla genişlemiş, evler, dereler, dağlar ve ormanlar pek belirgin hâle gelmişti. Köyün etrafını çeviren dağların zirvesi yine karlıydı. Kar yığınlarının bıraktığı serin hava dalgası ara sıra yanaklarımızı okşuyor, çocukluğumda koyun sürüsü otlattığım soğuk kış günlerini hatırlatıyordu. Her ne kadar o zamanki hayatım zorluklarla dolu olsa da geçmişimi hatırlamak bana acı değil, serin bir haz veriyordu.

Soner’den yaşça daha büyük olmama rağmen onun önümde yürütüyordum. O memleketimde öğretmenlik yapar, annemin ihtiyaçlarını karşılamak için sık sık köye gelip giderdi. Beni hatırlamakta zorlananlara bir nevi ipucuydu o. Böylece "onun yakınıyım" demek istiyordum.

İki bölmeyi birbirinden ayıran kapıyı açtığımda gerilerde bir yer bulmak için sağıma ve soluma bakındım. Camiye sadece bayram ve cuma namazlarında uğrayan köyün delikanlıları gözden uzak bütün köşeleri tutmuşlardı. Bu sırada kimisiyle okulun arka bahçesinde kapışmamız, kimisiyle sağa sola koşuştuğumuz zaman dilimleri zihnimde canlandı. Bu arada Soner köyün yerlilerinden biri olarak caminin ortasında bir yere diz çökmüştü. Ben de onun yanına oturdum. Küçük açılarla başımı sağa ve sola çevirerek camide bulunan insanları süzmeye başladım. Beni tanıyanları baş işaretiyle selamlıyor, tanımayanların ise “sen kimsin” manasına gelen bakışlarına şahit oluyordum. Bana çevrilen her meraklı yüz beni biraz daha yabancılaştırıyor, tanıdık çehrelerden gelen her selam biraz daha mahcup ediyordu.

Beni yadırgamayan tek şey, belki de benim yadırgamadığım tek şey, imamın namazla ilgili ikazları, her Kurban Bayramı'nda aynısını verdiği hutbe ve gençlerin silik seslerle katkıda bulundukları ama köyün yaşlılarının gür bir sesle söyledikleri salât-ü selamlardı.

Bazen huzur veren bazen tedirgin eden karmaşık duygularla bayram namazını tamamlamıştım. Tanıdıklarla selamlaşıp hasret giderirken cami boşalmış cemaat gerçekleşecek bayramlaşma merasimine hazır hâle gelmişti.

Ne kadar güzel bir şeydi, bu bayramlaşma merasimi. Köyün en yaşlı kişisi bir sandalyeye oturur, ardından diğeri onunla bayramlaşır, arkadan gelenlerle bayramlaşabilmek için sıranın sonunda durur ve böylece birbiriyle bayramlaşmayan büyük-küçük kimse kalmazdı. Genellikle gençler ve çocuklar büyüklere saygılı olma bahanesiyle sıranın en sonunu beklerlerdi. Yüzlerde tebessümler, dudaklara götürülen eller, dillerde bayram tebrikleri ve kucaklaşan gönüllerle bayramlaşma başlamıştı.

Kapı komşularının bile birbirini tanımadığı, yığınla insanın yan yana geçişirken kimsenin kimseye bakmadığı kozmopolit bir dünyaya göre o caminin önündeki mütevazı kalabalık ne kadar samimi ve ne kadar insancıldı. Bu derin hislerle bayramlaşan köylüleri izlerken önümüzde bekleyen kalabalık erimişti. Sıra bize geldiğinde ben Soner’i yine önüme kattım. Beni tanıyanlarla bayramlaşıyor, tanıyamayanlara onu göstererek “abisiyim” diyordum. Ardından “Sen Yakup’un Azerbaycan’da öğretmenlik yapan oğlu musun?” sorusuna muhatap oluyor, bu kadar insanın ülke ismini yanlış söylese de yurtdışında vazifeli olduğumu öğrenmiş olmasına hayret ediyordum. Birkaç yaşlı ile bayramlaştıktan sonra Kazım amcayla karşılaştım. Öğrencilik yıllarımda köye geldiğimde bir yerde karşılaşırsak tahsilim hakkında bilgi alır, nasihatlerde bulunurdu. O da rahmetli babam gibi marangozdu. Babam köy kahvesine nadiren uğradığı zamanlardan birkaçında onunla birlikte domino oynadıklarına şahit olmuştum. Ama zaman onu da eskitmişti. Çok dikkatli baktı bana. Benzetmişti birisine ama bir türlü çıkaramamıştı. Belki de bu yüzden “Sen kimin oğlusun?” diye soramadı. Bu arada yanında duran komşumuz Ali amca “Bu da bizim rahmetli Yakup’un dışarıdaki oğlu” dedi. Yüzü birden aydınlandı. Gözleri ışıldadı. Sanki bende yıllar önce kaybettiğimiz babamı gördüğü gibi bir hisse kapıldım. Sarıldı bana. Hafif nemlenen gözleri ve titrek sesiyle dilinden intizar dolu şu cümle çıkıverdi: “Yahu, bunlar neden başka zaman gelmiyorlar köye?”

Sarsılmıştım. Çocukluğumu geçirdiğim bu köyün bana yabancılaştığını biliyordum. Ama onun bu cümlesi aslında benim köyüme ne kadar yabancılaştığımı ilan ediyordu. Eğildim. Elini tekrar öptüm. Yüzüne baktım ve ona şöyle söyledim: “Geleceğim amca, yine geleceğim!”


(Tamamlanma yılı, 2009)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder