
“Hava yağacak!” dedi, Fatma ablam… “Haydi, Hatice! Bir ‘sayfan’ yapalım!”
Bol yapraklı bir fındık ocağı bulmalı önce. Dalları boşluğa doğru yayılmış ve altı düz olmalı. Ama fındık yaprakları ile yetinmeyeceğiz. Önce dalların üzerine fındık ışgınlarını yatıracağız. Sonra onların üzerine güllük sereceğiz. Fındık yaprakları ve güllükler sımsıkı kucaklaştıktan sonra sayfanımız hazır olacak. Artık yağmur ne kadar yağarsa yağsın.. Altına sığınıp ıslanmaktan kurtulacağız.
Yaşça en büyüğümüz Fatma ablam… Vazife taksimini o yapıyor. Bana güllük koparıp getirmek düştü. Güllük dediysek, gül hayal etmeyin. Bildiğiniz eğrelti otunun yöresel dildeki adı… Başka alingirikli kelimelerimiz de var. Işgın onlardan bir diğeri... ‘Fındık çubuğu’ demek aslında. Hatice fındık ocaklarından ışgın koparacak. Fatma ablam oturacağımız yeri düzenliyor. Sürekli ayakta duracak değiliz ya! Düz taşlardan oturaklar yapmakta onun işi…
Oyun oynayan çocukların neşvesiyle iş başı yaptık. Karadeniz bölgesinin güneş ışığı düşmez yumuşak topraklarında güllük bulmak hiç zor değil. Asıl zorluk onları koparmakta. Dayanıklı mı dayanıklı sapları var. Ama çözümü biliyorum. Kenarı keskin bir taş bulup onu bıçak olarak kullanacağım.
Hatice en dayanıklı ve en pürüzsüz ışgınları arıyor. Eğer bahçenin filizi alındıysa, bulmak çok zor olacak. Ama hangi bahçenin filizinin alınmadığını da iyi biliyoruz. Hatice soluğu orada almış bile…
Fatma ablam da dereye inmiş. Suyun koparıp getirdiği taşlardan en düz olanlarını bulmaya çalışıyor. Taşları yerden kaldırdığında her türlü sürprize hazır olmalı. Çünkü dere kenarında altında yengeç olmayan taş pek nadirdir.
Şevkle ve hızla vazifemizi tamamladık. Fatma ablam ışgınları dizmeye başladı. Ne de olsa babamız marangoz! Arada bir Hatice’ye “gördüm, babam böyle yapıyordu” diye neyi niçin yaptığını izah ediyor. Ben ise onları izliyorum. Yaş olarak en küçükleriyim. Dört beş yaşlarında toparlak bir çocuğum. Cüssemle orantısız bir kafam var. O yüzden bir yaramazlık yaptığımda, en çok kafamın bu özelliğiyle anılıyorum: “Seni gidi kocabaş seni!” İnatçıyım, isyankârım ama çalışkan ve becerikliyim de. Pek sevilmesem de mahallede ve ailede vazgeçilemeyenlerdenim.
Hatice; emmimizin kızı… Benden iki yaş büyük... Uysal ama kıskanç… Bana karşı pek şefkatli… Hatta ablalarımdan da fazla… Saçları yine örülü… Gerçi köy yerinde kız çocukların pek çoğunun saçları örülüdür. Bunun bir istisnası var: Fatma ablam! Onun saçları boynuna kadar uzun, gür ve lüle lüledir. Benden dört yaş büyük… Becerikli ve hırslı, aynı zamanda çok tutumlu... Bayram harçlığını tomurcuk kutusundan yapılmış kumbarasında saklar. Gözü gibi sakınır herkesten. Ama ben bilirim o kumbaranın yerini. Bilmesem bile bir süre sonra bulurum.
Üçümüz de inek çobanıyız. Aslında çoban olan ikisi... Ben yanlarında bir sesim... Erkeğim aynı zamanda. Onların koruyucusuyum. Bunu ben değil, onlar söylüyor.
Engebeli mi engebeli Karadeniz coğrafyasında ineklerimizi dereye en yakın bahçede otlatıyoruz. Daha yukarıda da bahçe var ama dere bizi cezbediyor. Ayrıca en düz yerler dere kenarları… Çeşit çeşit oyunlar kurabiliyoruz orada. İnmek kolay ama çıkmak zor. Nizami yürüyüşle mahalleye ulaşmak bir saati buluyor. Patikalardan kıvrıla kıvrıla çıkıyorsun mahalleye…
Fındık yaprakları gökyüzünü kapatıyor. Bahçenin altına Güneş’in sızması bile imkânsız. Yumuşak topraklarda büyüyen ve neredeyse boyum kadar olan çeşit çeşit bitkiler arasından otlattığımız hayvanları görmek ise mümkün değil. Bu yüzden her hayvanın boynunda bir çan var. Yerlerini ancak böyle kestirebiliyoruz. O yaştaki çocukların oynamaya dalıp gitmemesi ne mümkün! Haliyle hayvanlar da otlarken bizden uzaklaşıyorlar. Çan sesini dinleyerek onları bulmak ise çok kolay. Bir de çan hayvanın boynundan düşerse, işte o zaman bul hayvanı bulabilirsen.
Sonunda sayfan hazır. Herkes kendi taşına oturdu. Baş köşe Fatma ablamın… En rütbesiz olan benim. Oturduğum yer de ona göre… Gülümseyerek bakıyoruz birbirimize. Sayfanı sağlam mı sağlam yapmışız. Artık yağmur istediği kadar yağabilir. Hatta bir an önce yağsın ki biz de emeğimizin karşılığını alalım. Yağmuru şöyle gururla seyredelim.
Derken içimizi titreten bir gök cengiremesi... Cengireme; yöre halkının dilinde şiddetli gök gürlemesine demek. Yüz hatlarımız değişti tabi ki. Biraz önceki neşe yerini can sıkıcı bir kaygı aldı. Ablam Hatice’ye soruyor: “İneklerin çanını duyabiliyor musun?”
Nefesimizi tutup etrafı dinliyoruz. Önce bizim ineğin çanının sesi geldi. Bir süre sonra da Haticelerin ineğinin… Yakınımızdalar ve güvendeler. Birkaç ‘çıt pıt’ın ardından sağanak yağmur başlayıverdi. Aman Allah’ım! O nasıl bir yağış! İp gibi iniyor yağmur gökten yere. Fındık yapraklarına vurdukça çıkardığı ses, derenin sesini bastırıyor.
Bu yağmura sayfan nasıl dayanacak? Onca uğraşla kurduğumuz sayfan başımıza çöküverdi. Nereye gideceğiz şimdi? Islanmaktan nasıl kurtulacağız? Ablam seslendi: “Haydin kaş altına sığınalım! Yoksa sırılsıklam olacağız!”
‘Kaş altı’ dediğimiz yer derenin diğer tarafı... Orada kayaların içine doğru oyulmuş bir kepez var. Dereye doğru koşmaya başladık. Kepeze ulaşana kadar sırılsıklam olmuştuk. Bazen yağmura, bazen dereye, bazen de birbirimize bakıyoruz. Korku ve kaygı yüz hatlarımızdan okunuyor. Çan seslerini de duyamıyoruz artık. Yağmur dursun diye için için dua ediyoruz.
Bize göre daha tecrübeli olmasında olmalıydı ki ablam derenin suyunun yükselmeye başladığını fark etti.
Hatice karşıya geçelim yoksa bu tarafta kalacağız, diyor ablam.
Biraz daha kalalım, diyor Hatice, çoğalınca geçeriz.
Ablam kaygılı… Görmüyor musun su yükseliyor, haydi geçelim, diye yalvarıyor.
Hatice daha fazla ıslanmayı göze alamıyor hala. Önce siz geçin, arkanızdan ben geleceğim, diyor.
Ablam yere çöktü ve beni sırtına aldı. Boğazına sımsıkı sarıldım. Vurdu suya kendisini. Akan su, durgun su gibi olmuyor nedense. Hele hele şiddetle akan su kaldırıp götürüyor. O birkaç saniyelik zaman dilimi nasıl genişledi, bir bilseniz. Dengesini kaybetmemek için ablamın ne kadar direndiğini ben bile hissedebiliyordum. Karşıya geçince Hatice’ye seslendik: “Haydi, gel!”
Bizim ne kadar zorlandığımızı anlamış olmalıydı. Ben bu sudan geçemem, diye haykırdı. Ablam ısrar ediyordu.
“Şuradan gel, şu taşa basarak buraya atla… Yoksa karşıda kalacaksın, hiç geçemeyeceksin.”
Hatice artık ağlamaya başlamıştı.
“Geçemem karşıya, bu sel beni götürür!”
Ne yapacağımızı şaşırmıştık. Yağmur suyu ile coşan dere artık yatağından kopardığı çalıları ve ağaç parçalarını da sürüklemeye başlamıştı.
Hatice haykırdı: “Ben karşıya geçemem. Siz çabuk gidin babama haber verin.” Selden en uzak noktaya kaşın en dibine sığınmıştı. Ablam da başka bir seçenek kalmadığına ikna olmuşa benziyordu.
Haydi gidelim, dedi bana.. Lüle lüle saçlarını yağmur iyice birbirine yapıştırmıştı. Gözyaşını, başından omzuna ve yüzüne akan yağmur suyundan ayırt etmek neredeyse imkânsızdı. Önde o, arkasında ben hızla yürümeye başladık. Ama ben ona ayak uyduramıyordum.
“Abla bekle biraz! Gelemiyorum.”
Sonunda dayanamadı. Tekrar sırtına aldı beni. Yine koşar adım yürümeye başladı. Ama benim cüssemde bir çocuğu sırtlayıp o yokuşu aşmak hiç kolay olur mu? Ayağındaki Trabzon lastiğinin içine dolan yağmur suyu her adımında ‘garç-gurç’ diye sesler çıkarıyor. Derin derin nefes alışını duyuyorum. Vücudunun harareti gittikçe yükseliyor. Ama daha fazla devam edemedi.
“Gardaş ,sen sırtımdayken hızlı gidemiyom. Sen bu yolu dut, gel. Ben Seyit emmime bir an önce haber verim.”
Beni bırakma, diyemedim artık ona.. Hatice’nin hayatı tehlikede... Tamam, dedim. Birkaç dakika sonra ise gözden kayboldu.
Bahçe içine açılmış arkların üzerinden atlarken bile, ,sele kapılmaktan endişelenecek kadar korkmuştum. Gözümden dökülen yaş, burnumdan akan sümük ve gökten yağan yağmur hepsi birbirine karışmıştı. Yağmur hala olanca şiddetiyle yağıyordu. Hayvanları çoktan unutmuş, Hatice’nin derdine düşmüştük. Arada bir geriye dönüp derenin görünen kısımlarına bakıyor, su seviyesinin ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyordum. Dere bir haşıl olmuş akıyordu. Eğer Hatice’ye bir şey olduysa, eğer sel onu alıp götürdüyse?
Daha fazla dayanamayıp ben de ağlamaya başladım. Mahalleye pek az yolum kalmıştı. Bu sırada uzakta bir kadın silueti belirdi. Koşarak iniyordu, fındık ocaklarının arasından. Hatice’nin annesiydi gelen. Elinde bir kolan parçası ile bana doğru yaklaşıyordu. Onu görünce daha fazla ağlamaya başladım.
“Ahmet nerede Hatice, Ahmet?” diye feryadı bastı. Haykıra haykıra ağlamaya başladım. O yaşta bir çocuk ne yapabilirdi? Ama yine de kendimi suçlu hissediyordum. Yanımdan geçip gitti ama hala aynı cümleleri tekrar ediyordu “Ahmet, nerede Hatice, Ahmet?”
Ben onu izlerken arkamda bir kütürtü daha duydum. Köyümüzün deli Niyazi’si de koşarak geliyordu. Onun da omzunda bir urgan sarılıydı. ‘Deli’ derlerdi ona çünkü delilik gerektiren şeyleri ancak o yapardı. Hani derler ya, akıllı düşünürken deli suya vurmuş ve karşıya geçmiş. Belki de bugün onun günüydü.
Sonunda mahalleye ulaştım. Orada da bir hareketlilik vardı. Kadınlar pencerelerden bir birine neler olduğunu anlatıyorlardı.
“Kız ne olmuş?”
“Hatice’yi sel almış, bacım, sel almış!”
“Derenin öte yakasında kalmış, diyorlar!”
Eve girdiğimde ablamı hıçkırıklar içerisinde ağlar halde buldum. Üzerini değiştirmiş, sedirde oturuyordu. Annem seslendi:
“Tamam, artık ağlama! Şimdi kurtarırlar onu”
Ben de üzerimi değiştirdikten sonra derhal pencereye koştum. Yağış neredeyse durmuş, karşı köyün yamaçlarından akan küçük dereler coşmuş, su toprak rengine dönmüş çılgınca akıyordu.
Gafil avlanmıştık. Çünkü ana dere birçok derecikle besleniyordu. Bu yüzden suyun birden yükseleceğini akledememiştik. Ah Hatice!..Neden bizimle beraber karşıya geçmemişti?
Gözlerim mahalleden geçen patika yolun en uzak ucundaydı. Orada belirecek bir insan ve duyulacak bir sesi ümitle beklemeye başladım.
Hava da kararmaya başlamıştı. Nihayet patikanın diğer ucundan bazı mırıltılar kulağıma ulaşmaya başladı. Pür dikkat dinliyordum. Feryadı figan yoktu. Öyleyse Hatice hayattaydı. Çok şükür sana Allah’ım!
Mırıltılar gittikçe yaklaşıyor. Evet işte oradalar!.. Hatice annesinin sırtına kolan ile sarılmış. Hemen dışarıya yola fırladık. Ablam tekrar ağlamaya başladı.
Hatice bacım, Hatice, diye sesleniyoruz.
Ama Hatice çok bitkindi. Ne bana ne de ablama dönüp bakamıyordu. Varsın bize bakamasın, selden kurtulmuştu ya!.. ‘Her köyün bir delisi bir de velisi vardır’ derler bizim oralarda. Veli belalara dua ile karşı koyarken, deli de gelen belaları defedermiş.
Bizim deli Niyazi de deliliğini göstermiş orada. Urganla kendini bir fındık ocağına bağlamış. Ardından vurmuş kendini suya ve karşı tarafa geçmiş. Sonra Hatice’yi sımsıkı bağlamış. Derenin öbür tarafındaki kalabalıkta Hatice’yi çekmeye başlamışlar. Annesinin bir kaç gün sonra anlattığına göre Hatice suda tamamen kaybolmuş. Bu arada onun yüreği ağzına gelmiş, inletmiş o sırada bağı bahçeyi, dağı dereyi ‘Hatice’ diye. Verilmiş sadakası varmış kızının. Urgan bir kopsaymış nerede bulurlarmış Hatice’yi? Bulabilirler miymiş acaba? Yoksa Hatice meçhule akıp gider miymiş? Allah korumuş bacım, Allah! Kalabalık hep beraber asılmış urgana. Sonunda Hatice’yi sudan çıkarmışlar. Buna nasıl mucize demeyeceksin? Hatice’nin vücudunda ne bir morluk ne de bir çizik varmış.
(Tamamlanma yılı, 2020)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder