15 Şubat 2026 Pazar

SUŞEHRİ YOLCUSU

 


“Biraz dikkat etsene!” diye bağırdı genç kız… Merdivende üst geçide doğru tırmanan delikanlı karşılık verdi: “İsteyerek dokunmadım hanımefendi! Görüyorsunuz çok kalabalık!”  

Merdivendeki yığılmanın bitmesini bekleyen yaşlı adam yakındı: “Şu üst geçitleri biraz geniş yapsalardı keşke…” 

Orta yaşlı bir diğeri karşılık verdi. “Önce biraz azap çektirir sonra genişletirler. Neyi planlayarak yapıyoruz ki! Biz eskiden göçebeydik. Kervanlarımız yolda dizilir bizim.” 

İstanbul’da sıradan bir temmuz günüydü.  Güneş guruba yaklaşmasına rağmen hava hala sıcaktı. Bu sıcağa tıka basa dolmuş vesaitin bunaltıcı atmosferi de eklenince yolculuk dayanılmaz oluyordu. Cevizlibağ aktarma istasyonunda yığılan kalabalık, metrobüsten tramvaya bir nehir gibi akıyordu.

Orta şiddetle esen rüzgârın üst geçidin korkuluklarına hediye ettiği uğultu ile seyir halindeki vasıtaların sıcak asfalt zeminde çıkardığı sesler bir birine karışıyordu. Kimi insanlar korkuluk diplerine konulmuş işporta tezgâhlarından ucuz malzeme tedarik etmenin yolunu ararken, diğerleri onlara iğreti nazarlarla bakarak yoluna devam ediyordu.  Genç yaşlı, kadın erkek, doğulu batılı, zengin fakir, memur işçi yani enva-i çeşit insandan oluşan ve herkesin acelesinin olduğu bir kalabalıktı bu. Kimi okuldan, kimi işten eve dönüyor ve bir an önce istirahata çekilmek için koşar adım yürüyorlardı.  

Yaklaşan tramvayı görünce ben de istasyona doğru koşmaya başladım. Önümde yürüyen, yüzlerini göremediğim ancak giysilerine bakarak kimlikleri hakkında tahminde bulunabildiğim bu insanları bir an önce aşmak için vücudumu şekilden şekle sokuyordum. Bazıları ise bunu iyice abartıyor; bir balerin gibi parmak uçlarına basarak, insanların arasından sıyrılmaya çalışıyor, kimseye temas etmeme çabası işe yaramayınca, muhataplarıyla göz göze geliyor ve bir “pardon!” yapıştırıp yollarına devam ediyorlardı. Bütün bu telaşın sebebi altı dakika sonra gelecek olan bir sonraki tramvayı beklemek zorunda kalmamaktı. Aslında bu davranış devlet dairelerinde, hastanelerde veya bankalarda sürekli sıra beklemenin getirdiği bir tiksintiydi. Modern dünya tahammülsüz, sabırsız ve aceleci bir yaşam tarzını besliyordu. 

Şehir hayatının doğasıydı; önce problem üretip sonra bu problemi çözmeye çalışmak. İstasyonun giriş turnikesine vardığımda bu çözümlerden biri olan ‘akbil’imi cebimden çıkardım ve ödeme yapmak için butona dokundurdum. Bu telaş içerisinde ne önünüzdeki insanların, ne turnike başında bekleyen güvenlik görevlisinin, ne de sizin bineceğiniz tramvaydan inen insanların yüzlerine bakabilirdiniz. Vagona girmek üzereyken fark ettiğiniz bir tanıdıkla birkaç söz edemeden, “merhaba ve güle güle!” anlamındaki bir iki işaretle muhaverede bulunduğunuz da olurdu.  Çocukluğumun geçtiği köyde verilen selamlar kaybolmuştu buralarda… İçten gülümsemeler solmuştu.  Yürekten dertleşmeler sunileşmişti.  Sesler duyulmaz hale gelmişti. Merhamet ve acıma duygusunun bile tüketildiği bu devirde, bir köşede yalvaran dilencinin sesini hiç kimse duymuyordu. Çığlıklar ve inlemeler sıradanlaşmıştı. Ama bunlardan daha kötüsü de vardı elbet… 

Yaşlı kadın güvenlik görevlisine ağlamaklı bir sesle “ben Suşehri’ne gideceğim, oğlum!” diyordu. Yaşmağını “kuş kuyruk”  bağlamış, elbiseleri kirli ve kırışık, bunaltıcı sıcağın etkisini azaltmak için mintanının düğmelerini gevşetmiş, yetmişli yaşlarda bir Anadolu ninesiydi bu. İstasyonunun girişindeki parmaklıklara tutunmuştu. Belini doğrultmakta zorlandığı için gövdesini parmaklığın metal sütunlarına doğru yaslanarak desteklemişti. 

“Bu araç Suşehri’ne gitmez anne!” diye cevap verdi güvenlik görevlisi… 

Ama kadın ısrarcıydı. “Ben Suşehri’ne gideceğim evladım!”

Birkaç duyarlı insan gibi ben de yoluma devam etmeyi değil, durup ne olduğunu anlamayı seçmiştim. Bir elinde kısa ve ince odun parçasından asası, diğer elinde bir poşet, gözlerinin altındaki tulumbacıklardan kırışık tenine doğru süzülmüş ter damlalarından habersiz, titrek bir sesle “ben Suşehri’ne gideceğim” demeye devam ediyordu. Ağzında dişleri olmadığını konuştukça fark ediyorduk.

Tam vakanın gerçekleştiği yere doğru ilerlemeye niyetlenmiştim ki tramvayın hareket etmek üzere olduğunu bildiren ikaz sireni çalmaya başladı. Nasıl olsa ilgileniyorlar diye düşünerek tramvaya yöneldim.  Güvenlik görevlisi ona tek başına seyahat etme izni vermezdi. Polise haber verir ve böylece evine ulaştırırlardı. 

Dertler ne çabuk unutuluyordu şehir hayatında! Bir dert başka bir derdin yerini çok çabuk alıyordu. Yaşlı kadının durumunu izlerken ne hasta olan kızımın tedavisi, ne yapmam gereken akademik çalışma, ne de ödemem gereken borçlar zihnimi meşgul ediyordu. Yıllar önce izlediğim bir sinema filmini anımsadım o anda… Hiçbir şeye uyum sağlayamayan, aktörün kendi anlatımıyla “hiçbir şeyin kendine uymadığı bir dünya”da yaşayan birinin başkalarına yardım ederek nasıl şifa bulduğunu anlatıyordu.  “Başkalarına yardım ederken, kendi dertlerimi unuttuğumu fark ettim” diyordu aktör filmde… Ve bu yüzden doktor olmaya karar veriyordu.    

Yaşlı ninenin sesiyle tekrar ilkildim. ‘Ben Suşehri’ne gideceğim. Bu araç Suşehri’ne gider mi?’ 

Arkama döndüm. Hareket eden aracın girişteki paneline sımsıkı tutunmuştu. Gördüğüm tablo içimi burktu. Yanında tutunacak birisi olmamak ve metallere tutunmak çok acı verici olmalıydı.

Birkaç saniye derin bir sessizlik oldu vagonda… İnsanlar soluğunu tuttu sanki… Herkes kimin nasıl tepki vereceğini merak ediyor ve olaya başkasının müdahil olmasını bekliyordu. Çocuklar anne-babalarına, gençler yetişkinlere, ayaktakiler ayıplayıcı bakışlarla oturanlara bakıyor, ara sıra da bütün bakışlar yaşlı kadına yöneliyordu. Kim bilir kimler ne düşünüyordu yaşlı kadın hakkında… Birisi muhtemelen ‘ipini koparan soluğu İstanbul’da alıyor’ diyordu içinden... Yeni yetme bir genç kız ninenin giysilerini pek iğreti buluyordu. Henüz hayatın gerçekleriyle tanışmamış bir ortaokul öğrencisi ilk kez karşılaştığı böyle bir hadisenin şaşkınlığı içerisinde yaşlı ninenin durumunun ne anlama geldiği idrak etmeye çalışıyordu. Biraz maddeci olan ortalama bir işadamı da yaşlı kadının halini bir duygu sömürüsü olarak değerlendiriyor, bu yollarla acaba ne büyük servet kazandığını hesap etmeye çalışıyordu. Şefkat ve merhamet duygusunun zirvelerde dolaştığı bir kadın ise yaşlı ninenin halinden çok etkileniyor, buğulanan bakışlarla olan biteni takip ediyordu. Elbet daha faklı düşünen, ya da böyle düşünmeyen nice insan vardı tramvay vagonunun içinde.

Bir süre sonra bir delikanlı ayağa kalkıp yaşlı nineye yer verdi. Bazen koltuk kenarlarından bazen de tramvay içindeki insanlardan tutunarak kendisi için boşaltılan koltuğa yaklaştı yaşlı kadın. Yavaşça oturdu. Ama hala Suşehri’ne nasıl gideceğini soruyordu.  Yanında oturan orta yaşlı kadın vaka artık kendisine çok yakın bir mekânda cereyan ettiği için kayıtsız kalamadı. ‘Sen nerede oturuyorsun teyze?’ diye sordu. Yaşlı kadın ‘Suşehri’ diye cevap verdi. 

‘Hayır, nereden geliyorsun? İstanbul’da nerede oturuyorsun?’ diye devam etti orta yaşlı kadın. 

Şimdi anlamıştı yaşlı kadın.  ’Okmeydanı ‘ diye cevap verdi. 

Arka koltukta oturan yirmi beş yaşlarında yetişkin bir genç kız söz aldı. “Teyze, buraya kadar nasıl geldin tek başına, senin kimsen yok mu?” 

Yaşlı kadının biraz önceki acınası duruşu kayboldu.  Kaşlarını çattı, yüzüne bir güven, cesaret ve itminan geldi. “Allah’ım var” dedi öfkeli bir ses tonuyla… Biraz da istiğna vardı konuşmasında ve duruşunda… Bu tepki orada bulunanlara karşı değildi elbette. 

Genç bayan devam etti. “Hepimizin Allah’ı var. İstanbul da kimsen yok mu?”  

Artık kendini tutamıyordu yaşlı kadın… “Dövüyorlar kızım beni… Sürekli dövüyorlar!” 

Anlık bir titreme hissettim. Dehşete kapılmıştım yani… titremeyi bir öfke seli takip etti. Birden annem aklıma geldi. Yaşlı kadın kaybolmuş ve onun resminin yerine hıçkırıklarla ağlayan bir anne resmi yerleşmişti. Çok geçmeden bu göz yaşları bendeki öfkeyi dalgasını da söndürdü. Yine şefkat ve merhamet duygularım ortaya çıktı. Bir çocuğun dayaktan şikayet etmesi normal karşılanabilirdi. ‘Seni gidi haylaz! Bir yaramazlık yapmışsındır kesin’ diye düşünebilirdiniz. Ama bu yaşta, korunmaya ve hürmet edilmeye layık, eli öpülesi bir nine dayağı hak edecek ne yapmış olabilirdi? 

Çocukluğumda hafızama kazındığını sandığım ama müsebbiplerini hatırlayamadım birkaç resim gözümde canlandı. Bunlardan ilki ‘pencereyi neden kapattın? Oda leş gibi kokuyor. Böyle giderse çürüyeceksin’ diye bağıran birine aitti. Diğeri kendisine hediye olarak getirilen bisküvileri torunlarına ikram etmek için yatağının yanına saklayan babaanne ile ‘bunları depolama yatağına… Böcekler basacak evi!’ diye bağıran bir geline… Bir diğeri ise tedavisiyle ilgili bilgi almak isteyen ama oğlunun ‘sen ne yapacaksın. Ben ilgileniyorum işte!’ hitabına maruz kalan bir babaya aitti. Herkesin kendine göre bir sebebi vardı elbet… ama ‘onlara öf bile demeyin!’ dememiş miydi Kur’an… ‘Yanında ebeveyni ihtiyarlığa erişmesine rağmen cenneti kazanamayana veyl olsun!’ dememiş miydi Resul-i Zişan….

Bir çocuk gibi ağlıyordu yaşlı kadın…  

 Başka bir kadın söz aldı. “Suşehri’nde kimim kimsen var mı?” 

“Bir oraya gideyim” diyordu yaşlı kadın “oraya bir gideyim”. 

Bir başka yolcu aynı soruyu tekrarladı. Ama yaşlı kadın bunun kaygısını duymuyordu bile… bu koskoca şehre tezat orada çok tanıdıkları vardı şüphesiz. Kuşları, böcekleri, dağlarda açan çiçekleri, rüzgârları, yağmur sonrası buram buram toprak kokan bozkırları ve taşına tahtasına geçmişin anıları sinmiş başını sokacak köhne bir evi vardı. Peki ya bu koca şehir? Ona ait neyi vardı ki? Irmakları mı tanıdıktı? Daracık sokakları mı? Yoksa insandan çok vasıtaların dolanıp durduğu caddeleri mi? Acaba pencereden başını çıkardığında küçük bir parçasını görebildiği gökyüzü mü? Hayır! Bu dört duvar arasında, oğlu ya da kızı ile gelini ve torunlarından başka tanıdık bir sima yoktu. Anlaşılan onlar da yabancıydılar artık. Hangi duygularla dışarı attı kendisini kim bilir. Kim bilir koca şehirde kendisini nasıl yalnız, kaybolmuş ve ne kadar garip hissetti.  

Bir başka yolcu sordu: “Teyze bilet alacak paran var mı?” 

Yoktu elbette… Parasız pulsuz yola çıkılamayacağını düşünecek kadar sabrı kalmamıştı demek ki. “Bismillah” deyip çıkmıştı yola… Vasıtalara binemese bile yürüyerek memleketine varacak kadar azimliydi. Açlık ve yorgunluk, kurda kuşa yem olmak mı? Bu şehirde yavaş yavaş bitmeye, silinip gitmeye tercih ederdi bunu… Dalgındı. Kendisine yönelmiş onlarca göze karşılık o, bakacak bir şey bulamıyordu etrafında… Gözü bakıyordu belki ama gördüğü şeyler geçmişe ait anılar, geleceğe dönük ümitler ve hayallerdi. Öylesine dalmıştı ki, cebine sokulan bir bilet alacak kıymette banknotun bile farkına varamadı. Kendisine söylenenleri de duymuyordu artık… üç bin metre rakımlı Karagöl yaylasında yalnız başına, inekleri ve danalarıyla meşgul olan, hiç ihtiyacı olmamasına rağmen sürekli uğraşıp çabalayan annemi şimdi daha iyi anlıyordum. O da kendisini orada buluyordu herhalde… Yıllarca yaşadığı hayattan vazgeçmek, ihtimal ona da çok ağır geliyordu. Ben bu murakabeleri yaparken tramvay Seyitnizam istasyonuna ulaşmıştı.  Araçtan indikten sonra pencereden şöyle bir baktım yaşlı kadına… gülümsedim. Devam et teyze dedim içimden… Seni yok sayanlara karşı verebileceğin en güzel karşılık budur. “Ben varım” diye çağlamanın yolu budur. Cesaretine saygı duydum ve araç istasyonu tamamen terk edene kadar yerimden ayrılmadım. Tramvay yaşlı teyze gibi kocaman hikâyelere sahip onlarca yolcusuyla kıvrıla kıvrıla yol alırken, ben de biraz önce şahit olduğum olayın hüznüyle evime doğru yavaş adımlarla yürümeye başladım.   

(Tamamlanma Tarihi, Ağustos 2009)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder