13 Şubat 2026 Cuma

YOLUM BOZKIRDAN GEÇTİ



Duvarları Karagöl yaylasının kalın ve sert taşlarıyla örülmüş bu evde, yün yatakta uykunun tadı bir başka oluyordu. Gece melteminin musluk akarından içeri dolmasıyla epeyce serinleyen bu iki odalı hanede, başkasına kalsa iki yorgan çıkan ama annemin bu övgü dolu yergiden hiç rahatsız olmadığı meşhur yorganlarının içine gömülüp de koyun kokularını duymamak neredeyse imkânsızdı. Gürgen odunuyla harlanmış ateşin sönmesinin ardından içeri ve dışarının sıcaklığının müsavi olduğu bu odada, yorganın bir kenarını yere serilmiş yatakla vücudum arasına sıkıştırmak ve böylece yatağın soğuğunu bir nebze olsun azaltmak, yorgun bedenime bambaşka bir haz veriyordu.
Çatısı çinko ile örtülmüş ve babamın parasızlık sebebiyle tavanını kapatamadığı bu evde, yakıcı güneşin gündüz kavurduğu yanağıma, bazen de farkında olmadan yorganın dışına attığım koluma, soğuğun ince bir sızı olarak bıraktığı his ile gece boyunca birkaç kez uyanırdım. Rahat nefes alabilmek için sadece burnumu açıkta bırakarak yorganımın içine tekrar gömülünce, uykuya dalmak hiç de zor olmazdı.

Gecenin sonuna doğru namaza kalkan babamın yüksek tonda dua mırıldanmalarını duyar, şafağın sökmek üzere olduğunu anlar ve uykumun son anlarını daha derin yaşayabilmek için yorganın içine daha fazla gömülürdüm.

Babam, namazını bitirdikten sonra genellikle yatağına uzanır ve tekrar uyuyamama nedenini o zaman hiç anlamadığım ama bu günlerde ailemin iaşesinden sorumlu biri olarak çok iyi anladığım uzun yatak düşüncelerine dalardı. Bu arada annem de namazını kılmış olur, önce yattığımız oda sonra da her türlü yaşam levazımatının konulduğu yan odanın kapıları sürekli açılıp kapanır ve sesler kesilince annemin ineklerin sabah sütünü sağmak için ahıra gitmiş olduğunu anlayabilirdik. Çok geçmez, babam radyoyu açar, yurttan sesler korosunun ya da halk müziği dinleyici isteklerinin ağırdan gelen tınısıyla uykumuz açılmaya başlardı. Babam her nasılsa annemin ahırdaki işinin bitmek üzere olduğunu sezer ve bizi uyandırmak için yumuşak ses tonuyla seslenmeye başlardı. O belli aralıklarla bize seslense de ayakucumuza açılan kahvaltı sofrasındaki kaşık, çatal ve bardak seslerine kadar hiç kimse yatağında kımıldamaz, bir süre önce yakılan ateşin yaydığı sıcak hava esintileri ve akabinde annemin sobada kavurduğu ve bize midemizin boş olduğunu hatırlatan lahana turşusu sesiyle teker teker yataktan kalkmaya başlardık.

Yataktan kalktıktan sonra herkes evden birkaç metre uzakta bulunan pınara yönelirdi. Ben ise önce eteğinde obamızın kurulduğu Karagöl dağının heybetine şöyle bir bakar ardından yönümü aşağıya doğru çevirir ve deniz tarafında bulut olup olmadığını kontrol ederdim. Eğer bulut yoksa güneşli bir günün bizi beklediğini düşünür, aksi hâlde bulutların yoğunluğuna ve bizden uzaklığına bakarak sisin ne zaman obaya ulaşacağını tahmine çalışırdım.

O sabah da pamuksu bulutlar epeyce uzakta hafif dalgalı bir denizin koydaki görüntüsünü andıracak şekilde yatıyorlardı. Öğleden sonra havanın bulutlanması muhtemeldi ama sisin obayı kapatacağını düşünmüyordum. Hava durumunu tetkik ettikten sonra ben de diğerleri gibi evimizin hemen yukarısındaki pınara yöneldim. Bu pınar sabah, öğle ve akşam sanki farklı tınılarla şırıldardı. Sabah şırıltısı biraz hafif, öğleye doğru daha gürül gürül, akşam vakti ise yorulmuşçasına yavaş yavaş akardı. Pınardan avucuma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme iki kez çaldıktan sonra vücudumda artık uykunun hiçbir eseri kalmaz, sabah melteminin getirdiği serinlik ve doğmakta olan güneşin henüz ısınmamış şulelerinin bir birine zıt etkileri yanaklarımda bambaşka bir his oluştururdu.

Bu obada hava güneşli olduğunda, sabahın ilk ışıklarına uyanan insanların ve hayvanların hareketleri, koyun sürülerinin meleyişleri, kıbleden esen sabah melteminin obamıza kadar getirdiği Türkmen Yalağı deresinin şarıldayışları, meraya yayılan koyun sürüleriyle gidemediği için hüzünlenen zincirle bağlı çomarların uluyuşları bana doyumsuz bir haz yaşatırdı. Yine böylesi bir alakayla etrafı rasat ederken annemin beni kahvaltıya çağıran sesiyle bu sihirli atmosferden sıyrıldım.

Odanın bir insan boyundan daha alçak kapısından geçerken kafamı çarpmamak için hafif eğilerek içeri girdiğimde, herkes çoktan sofraya oturmuş, annem ateşin üzerinde demlenmeye bırakılan çaydanlıkla bardakları doldurmaya başlamıştı. Sofranın etrafında, babam her zamanki yerinde bağdaş kurmuş, onun hemen yanına küçük kardeşim oturmuş, annem de sofraya kolayca servis yapabileceği sobaya yakın bir yere yerleşmişti. Sofraya yaklaştığımda hemen benim için de bir yer açıldı ve ben de annemle kardeşimin arasına sıkıştım. Kahvaltımız, her zamanki gibi sofranın ortasına konulan kavrulmuş lahana turşusu, onun yanında dilimlenmiş koyun peyniri, derince bir kap içinde siyah zeytin, benim ne kadar çok sevdiğimi herkesin çok iyi bildiği bir kâse reçel, buğday unundan yapılmış ve büyük dilimler hâlinde kesilmiş ekmekten oluşuyordu. Yiyeceklerin içine konulduğu tepsinin kavisli geometrisinden dolayı bütün malzemeler tepsinin ortasına kayıyor, çay dolu bardakları önümüzde tutmamız epey zor oluyordu. Kayan bardaklara çay doldurmakta zorlanan annem hemen klasik yakınmalarına başlıyor, biraz öfkeli ses tonuyla, o bakır tepsiyi satıp yerine daha geniş bir tepsi almadığı için babama sitem ediyordu. Babamın kaş altından kendisine yönelttiği “sus yoksa…” bakışından sonra ses tonunu biraz yumuşatıyor, tepsinin kendisinin çeyizi olduğunu, Mürsel amcamın düğününde sarhoşların onu eğdiklerini, onu ancak bu kadar düzeltebildiklerini tekrar hatırlatarak usta bir hamleyle nazarları maziye çeviriyordu.

Babam henüz kahvaltımız bitmeden mesai tanzimini yapmıştı. Buna göre kardeşim koyun sürüsünü otlatacak, ben hem ot biçecek, biçilen otların serilmesi, çevrilmesi ve toplanmasında babama yardım edecektim. Beni pek maharetli görürdü babam… Koyun sürüsünü otlatmaya dokuz yaşımda başlamış, kendi kendime tırpanla ot biçmeyi öğrenmiştim. Otları biçer, kurutur, onları sandık içerisine doldurur, tellerle sıkar ve böylece balya bile yapabilirdim. Böyle işlerle uğraşan çocukların okul hayatlarında başarılı oldukları pek görülen bir şey değildi. Galiba ben bir istisnaydım. Derslerim de çok iyiydi. Çoğu kez sınıfımın birincisiydim. Babam nadiren katıldığı veli toplantılarında benim hakkımda duyduğu övgü dolu sözleri bize gelen misafirlere ya da misafir olduğu ailelere destansı ifadelerle anlatmaktan büyük zevk alırdı. “Öğretmeni oğlumun duymamasını söyledi, ama…” cümlesiyle başlayan metih ve senaların benim de gururumu okşaya okşaya anlatılması bir ironiydi.

Tam sofradan kalkmaya hazırlanıyorken evin hemen bitişiğindeki araba yolundan gelen bir çağrı bütün dikkatimizi oraya yöneltti. Birileri “Yakup usta! Yakup usta!” diye sesleniyordu. Babam hakikaten usta lakabını hak edecek kadar maharetli bir inşaat ustasıydı. Birçok yerde, pek çok aileye başlarını sokacakları evler yapmıştı. Aynı zamanda çok kabiliyetli bir marangozdu. Her türlü ağaç işlerinde kendi kendine yeten bir zanaatkârdı. Çok titiz ve çalışkan bir çiftçiydi. Onun hayatta olduğu yıllarda fındık bahçelerimiz tertemiz, düzenli, bakımlı ve herkesin imrenerek baktığı arazilerdi. Ama bütün bunların fevkinde birkaç hususiyeti daha vardı: o pek cesur, kararlı ve yenilikçiydi. Köyümüzde evlerin hepsinin ahşap olduğu bir zamanda çimento kullanılan ilk evi yaptığı gibi, yaylaya yaptığı evimiz de başkaları için bir model olmuştu. Ama bütün bunların yanında öylesine asabiydi ki annemle tartışmadıkları gün ve gece yok gibiydi.

Bu arada babam hem pijamasının üzerine pantolonunu geçirmeye çalışıyor hem de kimden olduğu henüz bilinmeyen bu çağrıya “Ula, kim o?” sorusuyla cevap veriyordu. Ses bir daha karşılık vermedi. Anlaşılan babamın dışarı çıkıp yanına gelmesini bekliyordu. Pantolonunu, çorabını ve ceketini hızlıca giyen babam evin eşiğinden dışarı fırladı. En az babam ve annem kadar meraklanan ben ve kardeşim de babamın arkasından dışarı çıktık. Bir de ne görelim: Daha dün sattığımız aygır at Şahin, bütün donanımı ve Melet obasından yeni sahibi Osman Ağa ile evin hemen yukarısında sahibinin yedeğinde otlamıyor mu? Günün haftanın hangi günü olduğunun çok önemli olmadığı ve sadece cuma günlerinin çok iyi hatırlandığı bu yerde, o anda kafamdan günlerden acaba pazar mı sorusu geçti. Pazar günü Melet Obası sakinlerinin sabahın ilk saatlerinden itibaren alışveriş için Bektaş Yaylası'na gitmek üzere kapımızdan geçtiği bir gündü. Ama o gün cumartesiydi. Belki bir gün önceden gitmek istemiştir diye düşünürken, kendimi o anki bütün murakabelerimden sıyırıp alan ve son zamanlarda günün belli vakitlerinde beni çepeçevre kuşatan o atmosferi tüm benliğimle tekrar hissetmeye başladım.

Evet, bugün çok önemli bir gündü. Bugün ağabeyim, hafta içi açıklanan üniversite yerleştirme sınavı sonuçlarını içeren sınav sonuç gazetesiyle birlikte yaylaya gelecekti. Kalbim aylardır beklemenin getirdiği sabırsızlıkla hızla çarpmaya başladı. Heyecanım yine yükseldi. Kolumdaki saatime bir daha baktım. Köyden gelen minibüsün buraya ulaşmasına en az beş saat vardı. Dakikaları saatler gibi geçecek tam beş saat… Bu esnada, komşumuz Seyit amca babama yanlarına gelmesini işaret ediyordu. Onların evin avlusuna gelmeyip uzakta bir yere babamı çağırmalarının pek hayra işaret olmadığını anlamıştım. Babam önce her iki misafir ile tokalaştı. Sonra usulca aralarına bağdaş kurdu. Söze Osman Ağa başladı ve uzunca bir süre bir şeyler anlattı durdu. Bu sırada babam dikkatle adamı dinliyor, arada bir kafasını kaldırıp hemen yanlarında otlayan Şahin’e bakıyordu. Uzun bir süre hiç ses çıkarmadan Osman Ağa'yı dinledi. Ardından o da bir şeyler anlatmaya başladı. Bir müddet monologlar şeklindeki devam eden bu süreç gittikçe ses tonu yükselen diyaloglara inkılâp etmişti. Bunlar olurken bendeki kaygının derecesi de epeyce artmıştı. Sonunda babam oradan ayrıldı ve eve doğru yöneldi. Arkasından misafirlerimiz de atın dizgini ellerinde avlunun girişine kadar geldiler. Onlar bize yaklaşınca meselenin ne olduğunu iyice anlamıştım. Osman Ağa bizden satın aldığı atı hasta olduğu gerekçesiyle iade etmek istiyordu. Babam ise bunun mümkün olamayacağını anlatmaya çalışıyor, iade edilen bir malın artık başka birine satılmayacağını söyleyerek bunu reddediyordu. Osman Ağa, babam parayı iade etmese de atı burada bırakacağını söylüyor, atı avludaki demire bağlamak istiyor ve böylece babamı psikolojik baskı altına almaya çalışıyordu. Babam ise buna izin vermiyor ve onu avludan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sonunda babamın çok sinirlendiğini anlayan Seyit amca atı bağlandığı yerden çözdü. Osman Ağayı da yanına alarak kendi evine doğru gitmeye başladığında, ailemizin bütün fertleri ve ben derin bir nefes almıştık.

Osman Ağa'nın bizden uzaklaşması babamı rahatlatmamıştı. Hem avluda gün boyunca kullanacağı alet edevatı hazırlıyor, hem de diline hâkim olmakta zorlandığı için Osman Ağa'ya sövüp sayıyordu. “Bre adam” diyordu, “Dün ata saatlerce bindin, rahvan sürdün, dörtnala koşturdun. İyice inceleyip alıp gittin. Ben senin bu gece ata ne yaptığını nasıl bileyim?” Bu sözlerle atı kabul etmemesinin mantığını hem kendisine hem de bize benimsetmeye çalışıyordu. Ama onu huzursuz eden başka şeyler de vardı.

“Ben ağabeyine bu atı alma dedim. O çok ısrar etti. Şöyle koşuyor, böyle kişniyor, dedi. Beni de kandırdı. At biz satın aldığımızda zaten hastaydı. Ama ben atı satarken Osman’a hafif öksürüğü var demiştim.”

Babamın atın hafif öksürüğü olduğunu söylediğini ben de hatırlıyordum ama açık havada ara sıra öksüren atın, ahıra konulduğunda öksürüğünün şiddetlendiğini de hepimiz gayet iyi biliyorduk. “Ama” diyordu babam; “Bir insan, satın aldığı mal kusurlu da çıksa iade etmekten utanmalı, ben öyle yaptım ve iade etmedim.”

“Hadi gidelim” dedi bana. “Güneş kızana kadar yeni biçilen otları serelim.” Önde, elinde dirgen ve tırmıkla babam arkasında ben yürümeye başladık.

Yaylaya çok emek vermişti babam… Duvarlarında çimento kullanılmış ve çatısı çinko ile örtülü ilk evi o yapmıştı. Yaz sezonunda sadece dört beş ay kalındığı için genelde baştan savma yapılan hayvan barınaklarına tezat, o, hayvanların daha huzurlu olmaları için ahırın zeminine bile beton dökmüş, modern bir mandıra işlevine sahip, başkalarına ufuk açacak bir ahır inşa etmişti. Evimizin önüne doğru uzayıp giden epeyce geniş bir araziyi de taş duvarlarla çevirmişti. Bizim halk dilinde bağlak dediğimiz, bütün yaz boyunca otların sık ve gür olması için gübresini ve suyunu ihmal etmediği, zeminini bozan köstebeklerle sabırla mücadele ettiği bu çayıra gözü gibi bakardı. Bazen bağlağın içinde, araba yolunun kenarında bulunan aşağı yukarı iki metre çapındaki kayanın üzerine çıkar, dizleri üzerine çöker, rengârenk çiçekler ve envai çeşit otların hediye ettiği o muhteşem tabloyu dakikalarca seyreder, o esnada simasında temessül eden mutluluk ve huzur onun neredeyse Cennet’i temaşa ettiği izlenimini uyandırırdı.

Şimdi ise elinde dirgeni, dudağında hareketli bir Karadeniz havası, sabahleyin bir saate yakın yaşadığı o stres dolu zamanlardan çok uzak, dopdolu bir aşk ile tırpan bıçağının kestikten sonra bir araya topladığı otlardan oluşan ve bizim de ‘sor’ dediğimiz ot yığınları zemine doğru incecik katmanlar halinde sermekle meşguldü. Onu böyle huzur içinde görünce ben de çok mutlu oluyor, çok küçük şeylerden bile müteellim olan bu titiz adamın bir süreliğine de olsa neşelenmesine şükrediyor, onun bu coşkusuna, çayıra saldığım tırpanın iki ve bazen sağlam zeminde üç metreyi bulan sorlarıyla iştirak ediyordum. Her ne kadar tırpanımın ağzına masat vururken kaş altından Seyit amcanın evine baktığımda, Osman ağanın hala orada beklediğini görmek benim huzurumu kaçırsa da babam hiç oralı olmuyor, arada bir “sal tırpanı, Tırpancı başı, sal!” diye seslenerek beni kendi coşkusuna tekrar ortak ediyordu. Böylesine şevkle çalışırken zaman su gibi akıp geçiyor, Karadeniz sahilinin nemli ve sıcak havasında bunalan insanlar arabalarıyla birer birer Karagöl yaylasına düşmeye başlıyor, kolumdaki saatim ve guruldamaya başlayan midem öğle vaktinin yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu.

Biraz yorgunluk biraz da beklediğim haberin heyecanıyla sürekli ufukları izliyor, arabaların havaya kaldırdığı tozları fark etmeye çalışıyordum. Bir toz bulutunun ardından Bozat ve Karagöl yaylası arasında çalışan yolcu minibüsünün ilk görüneceği dönemeci büyük bir heyecanla rasat ediyor, başka bir araba ya da otomobil görününce biraz üzülüyor, lakin heyecanımın yatışmasından dolayı da epey rahatlıyordum.

Bu bekleyiş nöbeti birkaç kez daha tekrar ettikten sonra, nihayet minibüs ufukta görünmüştü. Obaya yaklaşan şoför, yolcuların vuslat heyecanına ortak olmak için olsa gerek uzun uzun kornaya basıyordu. Obada, evlerin içindeki herkes özellikle çocuklar dışarı fırlıyor ve gelmekte olan minibüsün kendi kapılarında durup durmayacağını merakla bekliyorlardı.

Ben de evimize yaklaşmakta olan minibüsü en az o çocuklar kadar heyecanla bekliyordum. Aslında bütün işlerimi bırakıp arabanın önüne fırlamak ve ağabeyim daha inmeden o müjdeli haberi iki dudağı arasından almak için can atıyordum. Ama heyecanımı ve coşkumu etraftakilere hissettirmemek için duygularımı baskı altına alıyordum. Belki de bu davranışım, gelecek olan haberin beklentimi karşılamaması durumunda, benliğimde oluşacak sarsıntıyı azaltmak için bir kamuflajdı. Böylece, sadece kendimi değil, babamı ve annemi, aslında benden büyük beklentileri olan herkesi soğukkanlı olamaya davet ediyordum. Nihayet, eve iyice yaklaşan minibüsün şoförü kornaya bir kez dokunmuş ve ağabeyimin geldiği kesinleşmişti. Birkaç metre sonra minibüs durdu ve ağabeyim dışarı çıktı. Köyden getirdiği malzemeleri minibüsün bagajından alıp evin kapısını koyduktan sonra, elinde bir tomar kâğıt bizim yanımıza doğru yürümeye başladı. Heyecanım zirvedeydi. Onun hızla bize yaklaştığını neredeyse diz boyuna ulaşan otların içinde yürürken çıkardığı sesle anlıyor ama kafamı kaldırıp bakamıyor, işimi bir an önce bitirmem gerekiyormuş gibi hararetle çalışıyor ve tırpanın sapını sımsıkı tutan ellerimin şiddetle titrediğini hissediyordum. Ağabeyim babamın elini öptükten sonra usulca yanımıza oturdu. Babam onu “Hoş geldin!” lafzıyla karşılayıp ve adetten birkaç sual yönelttikten sonra asıl yanıtını beklediğimiz soruyu sormuştu. “Fizik öğretmenliğini kazanmış!” dedi ağabeyim… Ve bana dönerek “Bu puanla daha iyi bir yere mesela mühendislik fakültesine bile girebilirmişsin!” dedi. Çok ilginçti… Bu yanıttan sonra biraz önceki heyecanımın ya çığlıklarla taşması ya da inkisarla düşmesi gerekirken, ben de izah edilemez bir hâl gerçekleşmiş, sanki öğretmen olacağımın yıllar önce bana söylendiği intibaını veren vakur bir duruşla sonucu karşılamıştım. Beni bu başarımdan dolayı tebrik ve tebcil etmese de, babamın yüzünde öğlesine tatlı bir mutluluk tablosu belirmişti ki, bu sonuçtan dolayı üzülseydim bile onun bu memnuniyeti benim huzur bulmama kâfi gelirdi. “İşi tamamlayıp yemeğe gidelim.” dedi babam… Ağabeyime de gidip Osman Ağa'yı yemeğe çağırmasını söyledi. Şaşırmıştım. Sabahleyin neredeyse boğaz boğaza geldiği bir adamı, babam evine yemeğe davet ediyordu. Ben ise onun bunu niçin yaptığını düşünmek yerine, çoktan üniversite günlerinin hayalini kurmaya başlamıştım. Hatta üniversiteden mezun olacağım, iyi bir işten sonra köyümüzün güzel bir kızıyla mutlu bir evlilik yapacağım, otomobilime binerek tatilimi geçirmek için köyüme anne ve babamın yanına gideceğim günlerin hülyalarıyla sermest olmuştum. Bir ara hayallerden sıyrılıp babamın yüzüne tekrar baktığımda, yüzündeki mutluluk tablosunun yanına, hafif bir tebessümün de eklendiğini fark ettim. Acaba hayal âleminde kime ya da kimlere öğretmen olan oğlundan övgü dolu sözlerle bahsediyordu?

Misafirimiz, elinde Şahin’in dizgini evin avlusuna yaklaşmak üzereyken, babam da dirgenini bıraktı. Beraberce eve yöneldik. Osman Ağa'ya iyice yaklaşınca, ağabeyime atı misafirimizin elinden alıp avluya bağlamasını söyledi. Ve Osman ağaya dönerek: “ Ben bu atı geri almayacaktım ama dua et, oğlum öğretmen okulunu kazandı. O yüzden geri alıyorum.” dedi. Babamın bu jesti, benim öğretmenliğimin onun için ne anlama geldiğini çok daha net ifade ediyordu. Misafirimizi de alıp öğle yemeği için eve girdiğimizde, seher vakti Karadeniz üzerinde yatan pamuksu bulutlar Karagöl dağının zirvesini tutmuş ve güneşin yakıcı şualarının etkisini bir nebze olsun kırmıştı. Günümüzün diğer yarısını muhtemelen daha serin bir havada çalışarak ve babamla geleceğe dair sohbetler yapıp hayaller kurarak geçirecektik.

(Tamamlanma Tarihi, Şubat 2012)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder